<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Online Bilgi Merkezi &#187; Tarih</title>
	<atom:link href="http://www.forumbso.com/kategori/tarih/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.forumbso.com</link>
	<description>Bilgi İçin BireBir...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 03 Aug 2011 09:30:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Gavs-ül-a’zam” Abdülkâdir Geylânî</title>
		<link>http://www.forumbso.com/tarih/gavs-ul-a%e2%80%99zam%e2%80%9d-abdulkadir-geylani.html</link>
		<comments>http://www.forumbso.com/tarih/gavs-ul-a%e2%80%99zam%e2%80%9d-abdulkadir-geylani.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 12:48:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>egk</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Gavs-ül-a’zam” Abdülkâdir Geylânî]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.forumbso.com/?p=1983</guid>
		<description><![CDATA[Gavs-ül-a’zam” Abdülkâdir Geylânî Abdülkâdir Geylânî hazretleri, 1078 (H.471)’de İran’ın Geylân şehrinde doğdu, 1166 (H.561)’da Bağdad’da vefât etti. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ Cengîdost’tur. Hazret-i Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsennâ’nın oğlu Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîftir. Yüksek dereceye kavuştu&#8230; Abdülkâdir Geylânî hazretleri, Fıkıh ve hadîs [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="float: left;margin: 4px;"><script type="text/javascript"><!--
google_ad_client = "pub-8744065928767280";
/* 336x280, oluşturulma 25.04.2011 */
google_ad_slot = "9266619162";
google_ad_width = 336;
google_ad_height = 280;
//-->
</script>
<script type="text/javascript"
src="http://pagead2.googlesyndication.com/pagead/show_ads.js">
</script></p><p><strong><br />
</strong></p>
<hr size="1" />
<div><span style="color: dimgray"><span style="font-family: Comic Sans MS"><span style="font-size: small">Gavs-ül-a’zam” Abdülkâdir Geylânî<br />
Abdülkâdir Geylânî hazretleri, 1078 (H.471)’de İran’ın Geylân şehrinde  doğdu, 1166 (H.561)’da Bağdad’da vefât etti. Babası Ebû Sâlih bin Mûsâ  Cengîdost’tur. Hazret-i Hasan’ın oğlu Hasan-ı Müsennâ’nın oğlu  Abdullah’ın soyundandır. Annesinin ismi Fâtıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup  seyyidedir. Bunun için Abdülkâdir Geylânî, hem seyyid, hem şerîftir.<br />
Yüksek dereceye kavuştu&#8230;<br />
Abdülkâdir Geylânî hazretleri, Fıkıh ve hadîs ilimlerinde müctehid idi.  Kâdiriyye tarîkatının kurucusudur. Ehl-i sünnet îtikâdını ve din  bilgilerini her tarafa yaydı. İlim için vefâkârlıkta emsâli az bulunur  bir velî idi&#8230;<br />
Resûlullah efendimizden hazret-i Ali vâsıtasıyla gelen feyizler, mânevî  ilimler ondan sonra hazret-i Hasan ile Hüseyin ve “Oniki İmâm”dan  diğerleri ile devam etti. Bunlardan sonra gelen evliyâya feyizler hep  “Oniki İmâm” vasıtasıyla geldi. Abdülkâdir Geylânî hazretleri dünyâya  gelip velî oluncaya kadar hep böyle idi. Fakat o evliyâlıkta yüksek  dereceye kavuşunca, “Oniki İmâm”dan gelen feyizler, ilimler, bereketler  onun vâsıtasıyla geldi. Başka hiçbir velî bu makâma ulaşamadı. Kıyâmete  kadar, her velîye feyizler onun vasıtasıyla gelecektir. Bunun için  kendisine “Gavs-ül-a’zam=En büyük Gavs” denildi. Yalnız İmâm-ı Rabbânî  hazretleri bu hususta onun vekîlidir.<br />
“Bedeniniz acı duyuyor mu?”<br />
Vefat edeceği sırada, oğullarına buyurdu ki: “Yanımdan ayrılın! Çünkü  zâhirde, görünüşte sizinle, bâtında Allah ile beraberim. Yanımda sizden  başkaları da vardır. Onlara yer açın. Onlara ebedi gözetin. Burada büyük  rahmet vardır. Onları sıkıştırmayın!”<br />
Son anlarında, oğlu Abdülcebbâr; “Babacığım, bedenin acı duyuyor mu?”  diye arz edince; “Bütün uzuvlarım acı içindedir. Yalnız kalbimde hiç acı  ve elem yok. O, Allah iledir” buyurdu.<br />
Daha sonra; “Kudret ile hâkim, kullarına ölüm ile gâlib olan Allah, her  ayıp ve kusurdan münezzehtir. Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah!”  Sonra da; “Allah, Allah, Allah!..” deyip sesini kesti, dilini damağına  yapıştırıp, mübarek ruhunu teslim eyledi.</span></span></span></div>
<p></p>]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.forumbso.com/tarih/gavs-ul-a%e2%80%99zam%e2%80%9d-abdulkadir-geylani.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Devletinin şanlı Arması</title>
		<link>http://www.forumbso.com/tarih/osmanli-devletinin-sanli-armasi.html</link>
		<comments>http://www.forumbso.com/tarih/osmanli-devletinin-sanli-armasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 09:41:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>egk</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devletinin şanlı Arması]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.forumbso.com/?p=1974</guid>
		<description><![CDATA[OSMANLI ARMASI Osmanlı armasının anlamı nedir? Arma kimliği anlatan, bir işarettir. Resimler, harfler ve şekillerden oluşur. Bir devleti, hanedanı ya da şehri anlatır. Devletlerin insanları tarafından benimsenen armaları vardır. Osmanlı armasının üzerindeki sembolleri en tepeden başlayarak şöyle sıralayabiliriz: En tepede bir güneş şekli ve onu çevreleyen güneş ışıkları vardır. Güneş şeklinin ortasında armanın ait olduğu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<hr size="1" />
<div><img src="http://img135.imageshack.us/img135/2719/arma9mg.jpg" border="0" alt="" /></div>
<p><span style="font-family: Fixedsys"><span style="color: darkslategray">OSMANLI ARMASI</p>
<p><strong>Osmanlı armasının anlamı nedir? </strong></p>
<p>Arma kimliği anlatan, bir işarettir. Resimler, harfler ve şekillerden  oluşur. Bir devleti, hanedanı ya da şehri anlatır. Devletlerin insanları  tarafından benimsenen armaları vardır.</p>
<p>Osmanlı armasının üzerindeki sembolleri en tepeden başlayarak şöyle sıralayabiliriz:<br />
En tepede bir güneş şekli ve onu çevreleyen güneş ışıkları vardır. Güneş  şeklinin ortasında armanın ait olduğu dönemin hükümdarlarının tuğrası  yer almakta. Onun altındaki yukarıya açık hilalin üzerinde Arapça  “Osmanlı devletinin hükümdarı olan … han, Allah’ın Muaffak kılması ve  yardımına dayanır ve öylece hüküm sürer.” anlamına gelen bir söz yazılı.<br />
Onun altında, armanın tam göbeğine gelecek şekilde aynalıklı kalkan  motifi var. Bu kalkanın çevresinde yıldızlar bulunuyor. Bu yıldızların  sayısı çok zaman 12 adet ile sınırlandırılmış olup 12 burcu temsil eder.  Böylece Osmanlı, kâinatın merkezine yerleştirilmiş olur.<br />
Kalkanın hemen üzerinde de devletin kurucusu Osman Gazi’yi temsil eden  bir sorguç vardır ki Osmanlıların köklerine ne kadar bağlı olduğunu  anlatır.<br />
Kalkanın sağ yanında Osmanlı sancağı yer alır. Renkli armalarla kırmızı  ile gösterilir. Onun karşısında ise hilafet sancağı bulunur. Hilafet  sancağının rengi aslında siyah iken, arma üzerinde hemen daima yeşil  renkte gösterilmiş ve bazen üzerinde üç hilal kondurulmuştur.<br />
Merkezdeki kalkandan Osmanlı sancağı yönüne doğru uzanan şekiller ise şöyle sıralanmaktadır:<br />
Sancağın üzerinde bir ok var. Sancak alemini altında baltacıklar  ocağının kullandığı tek taraflı bir çift yüzlü teberler (balta) bulunur.  Sonra mızrak ve altında el sperlikli tören kılıcı vardır. Sonra ağızdan  dolma bir top ve altında savaş kılıcı yer alır. Hemen altında bozdoğan  (gürz) görülür. Top ile bozdoğanı sancaktan ayıran boynuzdan yapılan  boru ise savaş ilanını ve sonra da mehterhaneyi temsil eder.<br />
Armanın sol yanında, yani hilafet sancağı yönünde uzanan semboller yine yukarıdan aşağıya şöyle sıralanırlar:<br />
Sancak aleminin altında süngü takılmış bir tüfek, altında tek yüzlü  teber (balta), sonra toplu tabanca ve topuz başlı asa mevcuttur. Asanın  şeşper (savaş araçlarından altı dilimli topuz) topuzu kenarına asılı  olan terazi adaleti temsil eder. Terazinin kitap şekilleri üzerine  oturtulmuş olup bu kitaplardan üstteki Kuran-ı Kerim, alttaki ise diğer  hukuk metinleri yerine geçen kanun kitabıdır.</p>
<p>Hilafet sancağının altındaki çiçek şekilleri Osmanlı’nın estetik yönünü  gösterir. Buket arasında ki güller hilafet sancağı üzerinde manevi  ilhamlar sebebiyle bulundurulur. Buketin hemen altında bir çapa (gemi  demiri) yer alır ki denizciliğin sembolüdür.</p>
<p>Arma göbeğindeki kalkanın hemen alt yanın da dik duran bir borazan  mızıka takımını; onun altında çaprazlama duran tirkeş (ok kuburu, sadak)  ile meşale de gece donanmalarını ve ok müsabakalarını hatırlatır.<br />
Armanın alt tarafını boydan boya süsleyen inci defne yaprakları, çiçek  motifleri arasından beş tane madalya sarkar. Bu madalyaların isimleri  şöyledir: İmtiyaz nişanı, Mecidi nişanı, İftihar nişanı, Osmanlı nişanı  ve Şefkat nişanı. </span></span></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.forumbso.com/tarih/osmanli-devletinin-sanli-armasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yunus Emre</title>
		<link>http://www.forumbso.com/tarih/yunus-emre.html</link>
		<comments>http://www.forumbso.com/tarih/yunus-emre.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 08:40:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>egk</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yunus Emre]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.forumbso.com/?p=1972</guid>
		<description><![CDATA[HAYATI Türk milletinin yetiştirdiği en büyük tasavvuf erlerinden ve Türk dili ve edebiyatı tarihinin en büyük şairlerinden biri olan Yunus Emre&#8217;nin hayatı ve kimliğine dair hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Yunus&#8217;un bazı mısralarından, 1273&#8242;de Konya&#8217;da ölen, tasavvuf edebiyatının büyük ustası Mevlana Celalettin Rumî ile karşılaştığı anlaşılmaktadır; buradan da Yunus&#8217;un 1240&#8242;larda ya da daha geç bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="color: darkred"><img src="http://www.atamanhotel.com/turkey/yunus.jpg" border="0" alt="" /><br />
HAYATI</p>
<p>Türk milletinin yetiştirdiği en büyük tasavvuf erlerinden ve Türk dili  ve edebiyatı tarihinin en büyük şairlerinden biri olan Yunus Emre&#8217;nin  hayatı ve kimliğine dair hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir.  Yunus&#8217;un bazı mısralarından, 1273&#8242;de Konya&#8217;da ölen, tasavvuf  edebiyatının büyük ustası Mevlana Celalettin Rumî ile karşılaştığı  anlaşılmaktadır; buradan da Yunus&#8217;un 1240&#8242;larda ya da daha geç bir  tarihte doğduğu sonucu çıkarılabilir. Bilinen hususlar onun  Risalet-ün-Nushiyye adlı eserini H.707 (M.1308) yılında yazmış olması ve  H.720 (1321) tarihinde vefat etmesidir.Böylece H.638 (M.1240-1241)  yılında doğduğu anlaşılan Yunus Emre XIII. yüzyılın ikinci yarısıyla  XIV. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır.Bu çağ,Selçukluların sonu ile  Osman Gazi devrelerine rastlamaktadır.Yunus Emre&#8217;nin şiirlerinde bu  tarihlerin doğru olduğunu gösteren ipuçları bulunmakta; şair, çağdaş  olarak Mevlana Celaleddin,Ahmet Fakıh,Geyikli Baba ve Seydi Balum&#8217;dan  bahsetmektedir.<br />
<img src="http://www.mikailarslan.com/images/kesikkopru/kervansaray2.jpg" border="0" alt="" /><br />
Sivrihisar yakınında Sarıköy&#8217;de doğmuş,çiftçilikle meşgul olmuş, Taptuk  Emre adlı bir şeyhe intisap etmiş, tekkelerde yaşamış ve veliliğe  erişmiştir. Anadolu&#8217;da on ayrı yerde mezarı ( daha doğrusu makamı )  olduğu ileri sürülen Yunus Emre,halk arasındaki inanca ve bazı tarihi  kaynaklara göre Sarıköy&#8217;de ölmüştür. Orada yatmaktadır. Bugün,  Eskisehir-Ankara yolu üzerindeki Sariköy istasyonu yakininda, Yunus  Emre&#8217;nin türbesi ve bir müze bulunmaktadir.</p>
<p>Yunus Emre, dünya kültür ve medeniyet tarihinde bir merhale olmustur.  Kültürümüzün en değerli yapı taşlarındandır. Zira Yunus Emre, sadece  yasadigi devrin değil, çagimiz ve gelecek yüzyillarin da ışık  kaynağıdır. Allah ve cümle yaradılmışı içine alan sonsuz sevgisinden  kaynaklanan fikirleri, dünya üzerinde insanlik var oldukça degerini  koruyacaktir. Yunus Emre&#8217;nin amaci, sevgi yoluyla dünyada yasayan tüm  insanlarin, hem kendileriyle hem evrenle kaynaşmasını sağlamak ve sonsuz  yaşamda ebedi hayata doğmalarını sağlamaktır.</p>
<p>Yunus Emre adı, her Türk ve Türk kültürünü tanıyıp seven herkes için bir  şeyler ifade eder. Şiirlerinde, her devrin okuyucusu ya da dinleyicisi  kendini etkileyecek bir şey bulmuştur. İlk kez Yunus, şiirlerinde büyük  ölçüde Türkçe kullanmıştır. Yunus&#8217;la birlikte dil, daha renkli, canlı ve  halk zevkine uygun bir hale gelmiştir. Gerçi şiirlerinin bir çoğunda,  aruz veznini kullanmıştı, fakat en güzel ve tanınmış şiirleri Türkçe  hece vezniyle yazılmıştır. Böylece, şiirleri kısa zamanda yayılarak  benimsenmiş ve ilahi olarak da söylenerek günümüze dek ulaşmıştır.</p>
<p>YUNUS EMRE VE TASAVVUF</p>
<p>Yunus EMRE, İslam tarihinin en büyük bilgelerinden olup yaşadığı ve  yaşattığı inanç sistemi; Kuran&#8217;ın özüne ulaşarak, Tek olan gerçeğin  (Allah) sırlarını keşfetme ilmi olan tasavvuf ve Vahdet-i Vücud tur.</p>
<p>Bu inanç sisteminde tek varlık Allah&#8217;dır. Allah bütün bilinen ve  bilinmeyen alemleri kapsamıştır, tektir, önsüz sonsuzdur, yaratıcıdır.  Eşi, benzeri ve zıddı yoktur.Bilinen ve bilinmeyen tüm evren ve alemler  onun zatından sıfatlarına tecellisidir.Alemlerdeki tüm oluşlar ise onun  isimlerinin tecellisidir. Her bir hareket,iş,oluş(fiil) onun güzel  isimlerinden birinin belirişidir.</p>
<p>Hak cihana doludur, kimseler Hakkı bilmez</p>
<p>***</p>
<p>Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş</p>
<p>Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde</p>
<p>Dolayısıyla evrende var saydığımız tüm varlıklar onun varlığının değişik  suretlerde tecellileri olup kendi başlarına varlıkları yoktur. Bu  çokluğu, ayrı ayrı varlıklar var zannetmenin sebebi ise beş duyudur. Beş  duyunun tabiatında olan eksik, kısıtlı algılama kapasitesi, bizi  yanıltır ve çoklukta yaşadığımızı var sandırır. Ayrı ayrıymış gibi  algılanan bu nesnelerin, ve herşeyin kaynağı Allah&#8217;ın esmasının  (isimlerinin) manalarıdır. Manaların yoğunlaşmasıyla bu &#8220;Efal Alemi&#8221;  dediğimiz çokluk oluşmuştur. Bir adı da &#8220;Şehadet Alemi&#8221; olan, ayrı ayrı  varlıkların var sanıldığı; gerçekte ise Allah isimlerinin manalarının  müşahede edildiği alemdeki çokluk Tek&#8217;in yansıması,belirişidir. Bu izaha  tasavvufta Vahdet-i vücud (Varlıkların birliği,tekliği) denir.</p>
<p>Cenab-ı hak varlığını zuhura çıkarmadan evvel gizli bir  varlıktı.Bilinmeyen bu varlığa, Gayb-ı Mutlak (Mutlak Görünmezlik),La  taayyün (Belirmemişlik),Itlak (Serbestlik),Yalnız vücud, Ümmül Kitap  (Kitabın Anası),Mutlak Beyan ve Lahut (Uluhiyet) Alemi de denir.</p>
<p>Çarh-ı felek yoğidi canlarımız var iken<br />
Biz ol vaktin dost idik, Azrâil ağyar iken.</p>
<p>Çalap aşkı candaydı, bu bilişlik andaydı,<br />
Âdem, Havva kandaydı, biz onunla yâr iken.</p>
<p>Ne gök varıdı ne yer, ne zeber vardı ne zir<br />
Konşuyuduk cümlemiz, nûr dağın yaylar iken.&#8221;</p>
<p>&#8220;Aklın ererse sor bana, ben evvelde kandayıdım<br />
Dilerisen deyüverem, ezelî vatandayıdım.</p>
<p>Kâlû belâ söylenmeden, tertip-düzen eylenmeden<br />
Hakk&#8217;dan ayrı değil idim, ol ulu dîvândayıdım.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bu cihana gelmeden sultan-ı cihandayıdım<br />
Sözü gerçek, hükm-i revan ol hükm-i sultandayıdım.&#8221;</p>
<p>***</p>
<p>ADEM yaratılmadan can kalıba girmeden</p>
<p>Şeytan lanet olmadan arş idi seyran bana</p>
<p>Sonra Allah bilinmekliğini istemiş ve varlığını üç isimle belirlemiş taayyün ve tecelli ettirmiştir.</p>
<p>1.Ceberut (İlahi Kudret) Alemi: Birinci taayyün,Birinci tecelli,İlk cevher ve Hakikat-ı MUHAMMEDİYE olarak da bilinir.</p>
<p>Yaratıldı MUSTAFA, yüzü gül gönlü safa</p>
<p>Ol kıldı bize vefa, ondandır ihsan bana</p>
<p>Şeriat ehli ırak eremez bu menzile</p>
<p>Ben kuş dilin bilirim, söyler SÜLEYMAN bana</p>
<p>2.Melekut (Melekler) Alemi: İkinci taayyün,İkinci Tecelli,Misal ve Hayal  Alemi,Emir ve Tafsil Alemi,Sidre-i Münteha (Sınır Ağacı) ve BERZAH da  denir.</p>
<p>3.Şehadet (Şahitlik) ve Mülk Alemi:Üçüncü taayyün,Nasut(İnsanlık),His ve  Unsurlar Alemi,Yıldızlar,Felekler (Gökler),Mevalid (Doğumlar) ve  Cisimler Alemi diye bilindiği gibi,Arş-ı Azam da bu makamdan sayılır.</p>
<p>Tüm bu oluşlar Kuran&#8217;ı Kerimde &#8220;Altı günde yaratıldı&#8221; ayetiyle beyan  edilirken Altı günden maksadın mutasavvıflarca ,gün değil hal&#8217;e ait  olduğu kabul edilir.Bu haller Allahın insanlara lutfettiği görünmeyen  şeylerden altı sıfatıdır: Semi,Basar,İdrak,İrade,Kelam ve  Tekvin(İşitme,Görme,Kavrama, İrade,Konuşma ve yaratma). Cenab-ı Hakkın  Zatına ait bu sıfatların Ademin kutsal varlığında belirmesi,&#8221;İnsan benim  sırrımdır&#8221; sözünün bir hükmüdür.Varlığın başlangıcı ve son sınırı ise  Aşk&#8217;tır.O yuzdendir ki sayılan bu alemler Aşkın cezbesiyle pervane  haldedir. Cenab-ı Hak varlığını,kudret eliyle zuhura getirmiş ve üç  isimle taayyün,tecelli ve tenezzül etmiştir.Buna yaratış sanatı (Cenab-ı  hakkın kuvvetinden,kudretine hükmederek cemalini ve celalini  eserlerinde yani varlık yüzünde göstermesi), Belirme cilvesi (Aşık  olması sonucunda batının zahire çıkıp,alemlerin nurlarının ve olayların  bilinmesi) ve Birlik oyunu (Zatından sıfatına tecelli etmesi ile kendi  varlığını kendinde zuhura getirip,birlik ve vahdetini ahadiyet(teklik)  sırrına meylettirmesi) denir. Bunda zaman ve mekan kaydı yoktur.Ancak  &#8220;An&#8221; vardır.Çünki mutlak zaman içersinde batın(gizli),zahire(görünen)  cıkıp farkedildikten sonra,alemlerin nurları (ışıkları) ve ilahi olaylar  bilinmiştir.Daha sonra şekil ve renkler görülüp,ayrı ayrı unsurları  oluşturacak şekilde birleştiğinde isimler meydana çıkmıştır(Mülk  mertebeleri ,Cisimler alemi).Ve böylece zahir alem belli olup mutlak  varlık bilinmiştir.</p>
<p>Mani evine daldık, vücuda seyran kıldık</p>
<p>İki cihan seyrini, cümle vücudda bulduk</p>
<p>Yedi gök yedi yeri, dağları denizleri</p>
<p>Cenneti cehennemi, cümle vücudda bulduk</p>
<p>Cebnab-ı Hakkın bu alemi yaratmaktan maksadı bilinmekliğini istemesidir.  Ortaya çıkan şeylerin belirişine sebebse Adem(İnsan) &#8216;i dilemektir.  Varlığa ilahi sıfatlar,sırrına ise Adem denir. Adem-insan, mevcudattın  bir özetidir.</p>
<p>Tevrat ile incili, Furkan ile Zeburu</p>
<p>Bunlardan beyanı cümle vücudda bulduk</p>
<p>Yunusun sözleri hak, cümlemiz dedik saddak</p>
<p>Kanda istersen anda HAK, cümle vücudda bulduk</p>
<p>Büyük mutasavvıflardan Sunullah Gaybi divanında geçen Keşfül Gıta kasidesinde ;</p>
<p>&#8220;Bir vücuttur cümle eşya, ayni eşyadır Huda,<br />
Hep hüviyettir görünen, yok Huda’dan maada&#8230; &#8221;</p>
<p>mısralarıyla ,Evvel ve ahirin izafiliğini, meydana gelen her şeyin ilahi  tecelliden ibaret olduğunu anlattığı bu şiirde, Hüviyetin zuhurunu dile  getirir ve Zâtına duyduğu aşkla güzelliğini seyretmek isteyen o Tek ve  Mutlak olanın zuhura gelme muradıyla, gizli hazinesinin fetholup sırrın  keşfedilir hale gelmesi için, Arşı, Kürsiyi, unsurları, nebat, ve  hayvanı geçtikten sonra, en kemal haliyle kendini ancak insanda  seyrettiğini anlatır.</p>
<p>Cisimler alemi dört ruhdan (aslında tek) oluşmuştur.1-İnsani  Ruh,2-Hayvani Ruh,3-Nebati Ruh, 4-Madeni(Cemadi) Ruh. Bu alem cereyan ve  deveran üzerine kurulmuştur.Deverandan cereyan,cereyandan ise hayat  meydana gelmektedir. Bu bir kanundur.Böylece varlıkların her biri  esmanın(isimlerin) mazharı olup,Külli iradenin hükmünü yerine getirmekte  ve nefsine yani zannına göre Rabbini bilmektedir. Bu durumlar dunyada  ilahi bir duzen,değişmez bir kuraldır.Allahın tezahürü böyle  gerektirmekte olup,bütün varlıklar onun kader çizgisi içinde kulluk  görevini yerine getirmekle yükümlüdür. “Her bir birim varoluş gayesinin  gereğini meydana getirmek üzere görevlendirilmiştir. Ve kişi ilm-i  ilahide, şu anda hangi hareket üzere ise o biçimde programlanmış olarak  vardır. ” Hz.Muhammed(s.a.v).Aslında varlıklar bir bütündür. Fakat  parçaları ile karakter taşırlar.Bütün eşya ve varlıklar insanda biraraya  gelir. Evrenin başlangıç ve bitiş noktası insandır. Sonsuz varlıkların  ayetleri,secdegah ve kıblesi de her an için insandır. Kelime-i tevhid de  bu durum bir sır olarak ifade edilmektedir.Cenab-ı Hak : La ilahe  illallah diyerek varlığını ve birliğini ortaya koymuş Muhammedün  Resulullah demekle de anlam ve maksadı açıklamıştır.Biraz daha açarsak;  &#8220;La ilahe&#8221; demekle sıfatının belirişinden önceki varlığını gizli olan  Rablığını açıklamış,&#8221;illallah&#8221; demekle de varlığı tecelli ettikten  sonraki durumu yani yaratılmışlar alemini ifade edilmiştir. Burada  eşyadaki varlığı ve ilahi sıfatları ispat edilmekte olup bu da aslının  yansıması olan Ceberrut, Melekut ve Mülk alemleridir.Bu alemlerdeki  beliriş fanidir fakat bunların aslı bakidir.Kısaca bilinmekliğine  sebebtir.Aslında bütün bu bolümlemeler ve izahatlar anlatım  içindir.Aslında ayrı gayrı yoktur. &#8220;Muhammedün Resulullah&#8221; ile de  varlığına delil olarak bilinmesi ve tasdik edilmesini  istemiştir.Hükmünün icrasının onunla olduğu anlatılmış oluyor.Bu da onun  rahmet ve şefaat edici olduğunu müjdeleyerek sanatındaki hikmeti beyan  etmiş oluyor.</p>
<p>Zatı ve şahsıyla tanıyamadığımız Allah&#8217;ı, tecellileriyle ve sıfatları  ile tanırız. Allah&#8217;ın zatı sıfatlarla, sıfatlar da varlıklar, hareketler  ve olaylarla perdelidir. Varlık perdesini aralayan bir kişi  hareketleri, hareketler perdesini geçen sıfatların sırlarını, sıfatlar  perdesini aralayan da zatın nurunu görür ve orada erir.</p>
<p>&#8220;Kim bildi efalini<br />
Ol bildi sıfatını</p>
<p>Anda gördü Zatını<br />
Sen seni bil seni<br />
Görünen sıfatındır<br />
Anı gören Zatındır</p>
<p>Gayrı ne hacetindir<br />
Sen seni bil sen seni &#8221; ( Hacı Bayram-ı Veli)</p>
<p>Ayrı ayrı manalar izhar eden varlıkların kendilerine ait bir varlığı  olmadığı, varlığın Allah&#8217;a ait olduğunu idrak Tevhid, bunu yaşam  biçimine dönüştürmek ise Vahdet&#8217;tir.</p>
<p>İnsanı Allah&#8217;a karşı perdeleyen en büyük şey, onun kendi varlığıdır.  Allah, apaçık olan bir gizli ve büsbütün gizli olan bir apaçıktır!  Allah&#8217;ın zatı sıfatlarda, sıfatlar fiillerde, fiiller varlıklarda ve  olaylarda ortaya çıkmaktadır. Allah bütün yarattıklarının her zerresinde  her an hazır ve onları sürekli yönlendirmektedir. O &#8220;göklerin ve  yerlerin nuru&#8221; (Kurân-ı Kerim 24/349) olarak her an her yerdedir. O, her  an, her yerde tecelli etmektedir. &#8220;O her an yeni bir şe&#8217;ndedir.&#8221;  (Kur&#8217;ân-ı Kerim 55/29). Her şey her an değişmektedir ve değişim onun  kudreti ve iradesinin açılımıdır. Allah bütün evrende, bir taraftan her  varlığın en küçük zerresinin içinde, bir taraftan bütün evrende en büyük  olayların her anını idare eden bir mutlak varlık halinde bulunmaktadır.  Allah ismiyle işaret olunan, sonsuz ve sınırsız bir varlıktır Orijin  yapı&#8230; Mânâ, enerji ve madde platformlarında değişik isimler alır.  Allah kavramı, mânânın bile özünde mütalaa edilmelidir. Bu idrâke,  Kelime-i Tevhid ile ulaşılır ve Allah isminin mânâsı rastgele bir  şekilde değil, Kur&#8217;an&#8217;da ifade edildiği gibi anlaşılmalıdır;</p>
<p>&#8220;Feeynema tuvellu fesemme vechullah&#8221; (Bakara/115) (Her ne yana  dönerseniz Allah&#8217;ın Vech&#8217;i oradadır.) Allah&#8217;ın Vech&#8217;i yani yüzü,  bildiğimiz şekil, suret anlamına gelmemektedir. Zahir göz ile bu yüzü  tesbit etmek mümkün değildir. Zira, Allah&#8217;ın yüzü Vahid (tek) olan  mânâdır. Mânâ ise, beş duyunun ötesinde, basiretle algılanabilir. Basir  isminin mânâsı, bireyin kendi Vech&#8217;ini görebilmesine vesile olur.</p>
<p>&#8220;Hu vel Evvelu vel Ahiru ve&#8217;z- Zahiru vel Batın” (Hadid 3)</p>
<p>(Sonsuz bir öncelik ve sonsuz bir gelecek sahibidir, beş duyu ile tesbit edebildiğiniz veya edemediğiniz tüm varlık O&#8217;dur)</p>
<p>&#8220;Ve nahnu ekrabu ileyhi min habliveriyd&#8221;</p>
<p>(Biz O&#8217;na (insana) şah damarıdan daha yakınız) &#8220;Ve fiy enfisukim efela  tubsirun&#8221;(Zariyat 21) (Nefislerinizde, hâlâ görmüyor musunuz!)</p>
<p>Allah isminin işaret ettiği mânânın en güzel tarifini, İhlas Suresi  yapmaktadır; &#8220;De ki, O Allah Ahâd&#8217;dır. Allah Samed&#8217;dir. Lem yelid ve lem  yuled&#8217;dir. Ve lem yekun lehu küfüven Ahad&#8217;dır.&#8221; .Yani sonsuz, sınırsız,  bölünmesi parçalanması, cüzlere ayrılması mümkün olmayan Tek.. Hiçbir  şeye ihtiyacı yoktur, ihtiyaçtan beridir. O, ancak Mahlûkatın ihtiyacını  karşılar. Doğmamıştır, herhangi bir varlık O&#8217;nu doğurmamıştır. O da  herhangi bir şeyi doğurmamıştır. Allah&#8217;ın benzeri ve misli yoktur, çünkü  O; VAHİDÜ&#8217;L-AHAD olan varlıktır.</p>
<p>Gelelim Kelime-i Tevhid&#8217;in diğer yönlerine; Birinci mânâda &#8220;la ilahe&#8221;  &#8220;tanrı yoktur &#8220;, ikinci mânâda ise, var olduğunu kabullendiğin varlıklar  ancak Allah&#8217;ın vücuduyla kâimdir. Ayrı ayrı varlıklar görme. &#8220;Ayrı ayrı  varlıklar yok, Allah var!..&#8221; demektir.</p>
<p>Onsekizbin alemin cümlesi BiR içinde</p>
<p>Kimse yok BiR den ayruk, söylenir BiR içinde</p>
<p>Cümle BiR onu BiRler, cümle ona giderler</p>
<p>Cümle dil onu söyler, her BiR tebdil içinde</p>
<p>***</p>
<p>“Her nereye baksam Allahı görürüm” Hz.Ali(r.a) , “Görmediğim Allaha ibadet etmem” Hz.Ali(r.a)</p>
<p>&#8220;..Ve iz kale rabbiküm lil melaiketi inniy cailun fil ard halife..&#8221;  (Bakara 30) (Ben yeryüzünde bir halife meydana getireceğim). Halife olan  varlık, vasfını ötede bir tanrıdan almamaktadır. Bu idrak, O&#8217;nun  özünden gelmektedir. Esma-ül Hüsna&#8217;nın yoğunlaşması ve zuhura çıkması  ile ‘Halife’ adını almıştır. Halifenin müstakil bir varlığı yoktur.  Bundan ötürü, aslında mevcut olan tüm özellikler onda mevcuttur. Bu  âyeti ve yapılan yorumları Et-Tin Suresindeki bir bölüm âyetle  özdeşleştirebiliriz. Şöyle ki; &#8220;Lekad halaknel insane fiy ahseni takvim  sümme redetnahü esfele safiliyn&#8221; (95/4-5) (Biz insanı en güzel biçimde  yarattık, sonra onu aşağıların aşağısına indirdik). Esma&#8217;nın ilk zuhura  çıkışı ile var olan; mükemmel şekilde yaratılan varlık, Ruhu Azam  (Muhammedi cevher), diğer adıyla İnsan-ı Kâmil&#8217;dir.</p>
<p>Bizim bildiğimiz mânâda, bir suretle var olan ve ‘beşer’ ismini alan  insan değildir. Öz Ruh&#8217;un, (İnsan-ı Kâmil&#8217;in) yoğunlaşmasıyla birimlilik  âlemi ve insan meydana gelmiştir. Bilinen anlamdaki insanın, bu Ruhu  tüm kemâlâtı ile algılaması, &#8220;Halife&#8221; adını almasına neden olmuştur.</p>
<p>Bayram özüni bildi<br />
Bileni anda buldu</p>
<p>Bulan ol kendi oldu<br />
Sen seni bil sen seni. (Hacı Bayram-ı Veli)</p>
<p>Niyazi Mısri:</p>
<p>Sağı solu gözler idim, DOST yüzün görsem deyu,<br />
Ben taşrada arar idim, ol can içinde CAN imiş!..</p>
<p>Öyle sanırdım, ayrıyem; DOST ayrıdır, ben gayrıyem<br />
Benden görüp işiteni, bildim ol canan imiş!..</p>
<p>derken, benzer ifadeler aşağıdaki satırlarda, Yunus Emre tarafından dile getirilmiştir.</p>
<p>&#8220;Her kancaru bakar isem O&#8217;ldur gözüme görünen “ ve &#8220;Kancaru bakar isem onsuz yer görmezem.&#8221;</p>
<p>&#8220;Cümle yerde Hakk hazır, göz gerektir göresi&#8221;</p>
<p>***</p>
<p>&#8220;Ey dün ü gün Hakk isteyen, bilmez misin Hakk nerdedir?<br />
Her nerdeysem orda hazır, nere bakarsam ordadır”.</p>
<p>***</p>
<p>&#8220;Hakk cihana doludur, kimseler Hakk&#8217;ı bilmez<br />
Onu sen senden iste, o senden ayrı kalmaz.&#8221;</p>
<p>***</p>
<p>&#8220;Çün ki gördüm ben Hakk&#8217;ımı, Hakk ile olmuşum biliş<br />
Her kancaru baktım ise hep görünendir cümle Hakk”.</p>
<p>***</p>
<p>&#8220;Nereye bakarısam dopdolusun<br />
Seni nere koyam benden içeri?&#8221;</p>
<p>***</p>
<p>Baştan ayağa değin, Haktır ki seni tutmuş</p>
<p>Haktan ayrı ne vardır, Kalma guman içinde</p>
<p>Konunun anlaşılması için bugünün bilimsel bulgu ve verilerinden de  yararlanabiliriz.Şöyleki; Bugün, bilim çevrelerince, Evrenin yapısı ve  bununla direkt bağlantılı olarak, Evreni algılayan yorumlayan insan  beyninin işleyiş tarzı hakkında bir takım görüşler ortaya atılmaktadır.  1940&#8242;lı yıllarda fareler üzerinde bir takım deneyler yapıldı. Farelerin  beyninin bir kısmı alındı ve göstereceği tavırlar izlendi. Sonuçta fare,  kendisine öğretilen yolu, beyninin bir kısmı alınmadan önceki gibi  bulabilmekteydi. Yine görme merkezinin yüzde 98&#8242;i alınmış bir kedi,  görme fonksiyonunu eskisi gibi yerine getirebilmekteydi. Bu durum,  bilimadamlarını şaşırttı. Nörofizikçi Karl Pribram, beynin holografik  özellik gösterdiğini düşünerek, bu husustaki çalışmalarına ağırlık  verdi. 1960&#8242;lı yıllarda hologram prensibi ile ilgili okuduğu bir yazı,  kendisinin düşündükleriyle paraleldi. Pribram&#8217;a göre, beyin  fonksiyonları holografik olarak çalışmaktaydı. Beyinde görüntü yoktu,  peki o zaman neyin hologramı oluşmaktaydı. Gerçek olan neydi? Görünen  dünya mı, beynin algıladığı dalgalar mı, yoksa bundan da öte bir şey mi?  Bugünkü fizik anlayışımıza göre Evren, birbirini kesen pek çok  elektromanyetik dalgalardan meydana gelmiştir. Bu tanıma göre, uzayda  boşluk yoktur, her yer doluluktur. Ünlü fizikçi David Bohm, atomaltı  parçacıklarla ilgili araştırmaları neticesinde Evren&#8217;in de dev bir  hologram olduğu kanısına vardı. Bohm&#8217;un en önemli tesbitlerinden biri,  günlük yaşantımızın gerçekte bir holografik görüntü olduğudur. Ona göre  Evren, sonsuz ve sınırsız &#8220;TEK&#8221; bir holografik yapıdır ve parçalardan  söz etmek anlamsızdır.</p>
<p>Bilim bu tesbitleri henüz yapmamış iken, Tasavvuf ehli kişilerin çok  uzun yıllardan beri, dille getirdiklerini düşündüğümüzde, esasında çok  farklı şeyler söylemediklerini görüyoruz. Üstelik, onlar bunu bir hal  olarak yaşarlarken, bir kısmı yaşadıkları bu hakikatı dışarıya  aksettirmemiş, bazıları ise, içinde bulundukları toplumun anlayış  seviyesine uygun, bir tarzda açıklamaya çalışmıştır.</p>
<p>Bu bir acaip haldir bu hale kimse ermez</p>
<p>Alimle davi kılar, Veli değme göz görmez</p>
<p>İlm ile hikmet ile, kimse ermez bu sırra</p>
<p>Bu bir acaib sırdır, ilme kitaba sığmaz</p>
<p>Alem ilmi okuyan, dört mezhep sırrın duyan</p>
<p>Aciz kaldı bu yolda, bu aşka el uramaz</p>
<p>Yunus canını terk et, bildiklerini terk et</p>
<p>Fena olmayan suret, şahına vasıl olmaz</p>
<p>***</p>
<p>Unuttum din diyanet, kaldı benden</p>
<p>Bu ne mezheptir, dinden içeri</p>
<p>Dinin terk edenin küfürdür işi</p>
<p>Bu ne küfürdür imandan içeri</p>
<p>Geçer iken Yunus şeş oldu dosta</p>
<p>Ki kaldı kapıda andan içeri</p>
<p>***</p>
<p>Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil</p>
<p>Bilmezmisin cahillerin nice geçer zamanesi</p>
<p>***</p>
<p>Ey sözlerin aslın bilen, gel de bu söz kandan gelir</p>
<p>Söz aslını anlamayan, sanır bu söz benden gelir</p>
<p>Söz karadan aktan değil, yazıp okumaktan değil</p>
<p>Bu yürüyen halktan değil, halık avazından gelir</p>
<p>Şimdi biz bir takım bilimsel verilerin ışığı altında, onların bir  zamanlar ne demek istediklerini daha iyi anlayabilmekteyiz. Hologram  prensibi, tasavvufun anlatmak istediğinin, kısmen de olsa daha iyi  anlaşılabilmesini sağlamıştır. Genel anlamda TÜM&#8217;ün sahip olduğu bütün  özelliklerin boyutsal olarak her birimde nasıl mevcut olabildiğini  açıklar. Bu ifade tarzının anlaşılması ile, bizden ayrı, ötelerde olduğu  düşünülen Tanrı imajı yıkılarak, gerçek &#8220;Allah&#8221; kavramı ortaya  çıkmaktadır. Bu noktada tasavvuf ile hologramın ne olduğu hakkında kısa  bir bilgi verelim, sonra da birleştikleri noktaları tespit etmeye  çalışalım.</p>
<p>Tasavvuf, tek bir varlığı ve bir hakikatı tüm boyutları ile inceleyen  bir felsefedir diyebiliriz. Bu felsefenin temeli düşünceye dayanır,  Düşünme neticesi tespit edilenler ise, bizzat yaşanır. Kur&#8217;an&#8217;ın ve  hadislerin anlaşılabilmesi, tasavvuf erlerinin, verdikleri ipuçlarının  çözülebilmesi, değerlendirilebilmesi için, bu felsefenin bilinmesi  mutlak olarak zorunludur. Hologram ise, en kısa tanımıyla üç boyutlu  görüntü kaydetme yöntemi&#8217;dir. Hologram tekniğinin en önemli özelliği,  hologram plakasına cisimlerin görüntüsünün değil; o görüntünün elde  edilmesi için gerekli bilgilerin kaydedilmesi, dolayısıyla hologram  plakasının en küçük parçasının bile, Bütün&#8217;ün tüm bilgilerini  içerebilecek kapasiteye sahip olmasıdır. Bu tekniği kısaca şu şekilde  anlatabiliriz:</p>
<p>Bir lazer kaynağından gelen ışın, yarı geçirgen bir ayna tarafından  ikiye ayrılır. Bu ışınlardan biri, hologram plakasına doğrudan ulaşır,  öbürü ise görüntülenmek istenen cisme yöneltilir ve oradan yansıyarak  hologram plakasına varır. Hologram plakasına doğrudan gelen lazer ışını  ile cisimden yansıyarak gelen lazer ışını, bu plaka üzerinde bir girişim  modeli oluşturur. Böylece cismin görüntüsü kaydedilmiş olur. Daha  sonra, kayıt sırasında kullanılan frekansta ve aynı açıdan yeni bir  lazer ışını ile hologram plakası aydınlatılacak olursa, görüntülenen  cisim, üç boyutlu olarak odanın içinde canlanır. Plaka, kendisine gelen  ışınları tıpkı görüntüsü saptanan cisim gibi yansıtacağı için, görüntü  net ve eksiksiz olacaktır. Beyin hücreleri dediğimiz nöronlar da, tek  tek birer mini hologram gibidirler ve gelen impalsları frekanslarına  ayırarak algılarlar. Her bir hücrenin etkinliği, kendi içinde bir dalga  boyu oluşturmaktadır. Bir sürü hücrenin dalga boylarının birbiriyle  girişim yapmalarından oluşan holografik model, bizim beş duyuyla  algıladığımız görüntüyü ortaya koymaktadır. İnsan beyni de pek çok mini  hologramdan oluşmuş büyük bir hologram olarak düşünülebilir. Çünkü  beyindeki her hücre, esasında her işlevi yapabilecek yetenek ve  kabiliyette var olmuştur. Ancak, kozmik programlanmadan sonradır ki,  hücreler özelleşerek kendilerine ait işlevleri meydana getirirler.</p>
<p>Bu açıklayıcı bilgilerden sonra, dini verilerin de ışığı altında beynin  nasıl programlandığını düşünelim&#8230; Kişinin &#8220;Ayan-ı Sabite&#8221; denilen,  sabitleşmiş ana programını oluşturan yüz yirminci gündeki kozmik  ışınlar, meleki tesirler ile yedinci ve dokuzuncu aylarda ve nihayet  doğum anında alınan tesirler ile beyin programlanmaktadır. Zaten insan,  Allah isimlerinin manalarının bir terkip halinde oluşmasıyla meydana  gelmiş bir birim. Ve bu kemalatın genetik verilerle insandan insana  nakledilmiş olması dolayısıyla, bu doksan dokuz isim her insanda mevcut.  (Bakara 30-31) Ayrıca İnsan, Zat, Sıfat, Esma ve Ef&#8217;al boyutlarını  özünde bulunduran bir birim. Hologram prensibinin en önemli özelliği,  her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın her  noktasına cismin her tarafından ışın dalgaları gelmekte ve orada  kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram plakası ne kadar koparılsa,  kırılsa bile her parça bütünün bilgisini içinde taşımakta ve  gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü tek başına vermektedir.</p>
<p>Şimdi, bu verilerle şu sonuçlara ulaşabiliriz: Görüntülenmesi istenen  cisimden yansıyarak gelen lazer ışınının hologram plakasına cismin  görüntüsünü kaydetmesi gibi, insan beyinleri de, doğum öncesi ve doğum  anında, kökeni meleklere dayanan burçlar olarak tabir ettiğimiz sayısız  takım yıldızlardan gelen kozmik ışınlarla programlanmış oluyor. Nasıl  benzer frekanstaki ışınları plakaya gönderdiğiniz zaman cisim üç boyutlu  olarak ortaya çıkıyorsa, Burçlardan ve Güneş sistemindeki planetlerden  gelen ışınlar da, o programlanmış olan insan beyinlerini etkilemekte ve  kişilerden programları doğrultusunda çeşitli fiillerin, davranışların ve  düşüncelerin ortaya çıkmasına neden olmaktadırlar.</p>
<p>Aslında plaka üzerinde görülen üç boyutlu cismin gerçekte bir varlığı  yoktur, dalga boylarının oluşturduğu bir modeldir (ya da hayaldir) biz  onu var gibi görmekteyiz. Bunun gibi, insan beyni de bu noktada tıpkı  bir hologram gibi çalışmaktadır ve biz beş duyumuzun kapasitesi  gereğince kendimizi bir birim gibi kabul edip, çevremizde gördüğümüz her  şeyin de varolduğunu sanırız. Gerçekte, o hologram plakasındaki  görüntünün bir gerçekliği olmadığı gibi, çevremizde görüp var kabul  ettiğimiz bir takım şeylerin de bir varlığı yoktur. Fiil diye  algılananlar tamamiyle manalardır. Tasavvuf erleri bu anlamda &#8220;eşyanın  menşe-i&#8221;ni düşünmek tevhiddir demiştir. Her mana ise, belli frekanstaki  bir dalga boyudur. Böylece beyin holografik olarak evreni  algılamaktadır.</p>
<p>Buradan hareketle, makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi,  kökeni kuantsal enerjiden ibaret bir hologramik yapıdır. Mutlak manadaki  Evreni bir an için, hologram plakası gibi düşünün. Sonsuz, sınırsız tek  olan Allah, kendindeki manaları seyretmeyi dilemiş ve bu manaları  çeşitli şekillerde terkiplendirerek sonsuz sayıda varlıkları meydana  getirmiştir. Fakat bu varlıklar, o tek varlığın ilmiyle ve ilminde  yoktan var ettiği ilmi suretlerdir. Bu yoktan var ettiği bütün birimler,  O&#8217;nun ilmiyle, O&#8217;nun ilminden ve O&#8217;nun varlığından meydana gelmiş  olması nedeniyle, o varlıklarda kendi varlığının dışında hiçbir şey  mevcut değildir. Tasavvufi anlatımla da olsa evren tek bir ruhtan  meydana gelmiştir ve evrende mevcut olan herşey hayatiyetini bu ruhtan  alır. Ve bu ruh, aynı zamanda şuurlu bir yapı olması nedeniyle, ilme,  iradeye ve kudrete sahiptir. İşte bu evrensel ilim, güç ve irade  hologramik bir şekilde Evrenin her katmanındaki her birimin, her  noktasında mevcuttur. Bu gerçeğe ermişlerin, &#8220;Zerre küllün aynasıdır&#8221;  şeklinde anlatmaya çalıştığı konu, mutlak bir iradenin yanında bir de  irade-i cüz&#8217;iyenin var oluşu şeklinde anlaşılmıştır.</p>
<p>Sizin vücudunuzun her zerresinde o kozmik güç, ilim ve irade aynı  orijinal yapısıyla mevcut bulunmaktadır. Ve siz bir şeylerin olmasını  istediğiniz zaman, ötelerdeki bir varlıktan talep etmiyorsunuz, kendi  varlığınızdakinden, Öz&#8217;ünüzden istiyorsunuz. Yani Öz&#8217;ünüzde mevcut olan  Allah ilmi, kendi dilemesiyle ve kendi kudretiyle isteğinizi açığa  çıkarıyor. Holografik yapının önemli bir diğer özelliği ise, zaman ve  mekan kavramları olmaksızın, geçmiş, şimdi ve gelecek diye bildiğimiz  her şeyi yani tüm bilgileri bir arada bulundurmasıdır. Zaman, mekan,  geçmiş, gelecek diye algılananların hepsinin algılayanın kapasitesinden  kaynaklanan göreceli değerler olduğu, bir kez de hologram prensibi ile  destek görmüştür. Tüm&#8217;ün bilgisi, her zerrede özü itibariyle mevcuttur  ancak: zerrenin de o tüm bilgiyi değerlendirebilmesi, mevcut kapasiteyi  kullanabildiği ya da açığa çıkartabildiği orandadır. Levh-i Mahfuz,  &#8220;kesreti&#8221; yani çokluk kavramlarını meydana getiren Esma Terkiplerinin  &#8220;kaza ve hüküm&#8221;, bilgi ve bilinç boyutudur. Allah ilmindeki &#8220;hüküm ve  takdirin&#8221; fiiller alemine yansımasıdır.</p>
<p>Bu platformda her şey bilgi olarak, tasarım olarak tüm varoluş  gerekçesiyle mevcuttur. Burada zaman ve mekan kavramı olmaksızın ezelden  ebede kadar her şey bilgi olarak mevcuttur. İşte bu Levh-i Mahfuz  alemlerin aynasıdır ve evrenin geni hükmündedir. Evrende ve onun  boyutsal tüm katmanlarında meydana gelmiş olan tüm varlıklar, Levh-i  Mahfuz diye bilinen bir üst boyutun tafsiliyle meydana gelmişlerdir.  Burada mevcut olan her birim, galaksiler, burçlar, güneşler, planetler  ve dünya üzerindeki her şey varlığını Allah&#8217;ın varlığı ile vardır. Ve  her biri kendi boyutunun algılayıcısına göre vardır. Gerçekte var olan,  sadece ve sadece tek&#8217;tir, varlık Vahidül Ahad olan Allah&#8217;dır. Evrende  mevcut olan bu mana suretlerinin hepsinin de tek&#8217;in tüm özelliklerini  içermesi ve müstakil bir varlıklarının, mevcudiyetlerinin olmaması ve  Allah her zerrede zatıyla, sıfatlarıyla ve esmasıyla mevcut olduğu  içindir ki, evren de holografik özellik göstermektedir. Bunu tespit eden  ermişler de &#8220;Alemlerin aslı hayaldir&#8221; diyerek bu gerçekliğe temas  etmişlerdir. (Bu yazıda Hologram ile ilgili bilgiler, Michael Tablot’un  Holografik Evren isimli kitabı ile Bilim ve Teknik dergisinden  alınmıştır.)</p>
<p>Aşk ile ister idik yine bulduk ol canı</p>
<p>Gömlek edinmiş giyer suret ile bu teni</p>
<p>**</p>
<p>Yunus imdi sen senden, ayrı değilsin candan</p>
<p>Sen sende bulmaz isen, nerde bulasın anı</p>
<p>Alemdeki varlıkların oluşumu her an devam etmektedir. Allah katında  zamanın ve mekânın bir anlamı yoktur; Tek bir an vardır ve o an devr-i  daim ederek, Allah&#8217;ın kudret ve iradesine göre şekillenmektedir.  Başlangıç ve bitiş zamanı aynıdır. Oluşlar noktanın sürekli deveranıdır.  Var oluş konusunda üç durum söz konusudur; Birincisi mutlak varlıktır.  “Var olmak” kendisidir. Onun yüce zati sıfatıdır. İkincisi mutlak  yokluktur. Sadece mutlak varlığın bilinmesi için mefhum olarak ortaya  çıkarılmış durumdur. Yoktur. Üçüncüsü mümkünattır yani mevcudattır.  Varlık verilenlerdir ki; var olabilirde, var olmayabilirde. Bu  mevcudatın varlığı, kendinden menkul değil, varlığını verene aittir.Bu  mevcudatın iki yönü söz konusudur. Birincisi varlıktan gelen ve ona ait  olan varlık yönüdür. ikincisi ise varlığı kendinden olmamakla kendisine  ait olan hiçlik &#8211; yokluk &#8211; çirkinlik &#8211; ayıp &#8211; terslik yönüdür. Bu  mevcudatın benzeri, eşi, dengi veya zıddı olur. İlim şehrinin tanıtımı  burdadır.Yokluğun ortaya çıkarılması, varlığın bilinmesi içindir. Çünkü  bu boyutta (mevcudat içinde) her anlam karşıtı ile bilinir. Tasavvufta  nokta, ahadiyete işaret eder. Vahidiyetin batını AHADİYET, zahiri  RAHMANİYET&#8217;tir. Ne dün vardır ne de yarın! Evren her an oluş halindedir.  &#8220;O her an yeni bir şe&#8217;ndedir&#8221; (Kur&#8217;ân-ı Kerim 55/29).</p>
<p>Varlıkların özünde Allah olunca, tabiatta iyi-kötü, hayır-şer  olamayacağı gibi, ölüm diye bir şey de yoktur. Var olmak ve yok olmak  aslında bir değişimdir. Varlık ve yokluk da bize göredir. Gerçek anlamda  ölüm yoktur.</p>
<p>Koğıl ölüm endişesin, Aşıklar ölmez bakidir</p>
<p>Ölüm aşıkın nesidir cun nur-u ilahidir</p>
<p>Ölümden ne korkarsın çünkü hakka yararsın</p>
<p>Bil ki ebedi varsın, Ölmek fasid işidir</p>
<p>***</p>
<p>Kal u bela denmeden, Kadimde bile idik</p>
<p>Biz bir uçar kuş idik , vücut can budağıdır</p>
<p>Yunus beşaret sana, gel derler dosttan yana</p>
<p>Ol kimseye ol ana KULLUN YERCİ aslıdır</p>
<p>Bütün oluşların temelinde Allah vardır; bize bizden yakın olması,  yaptığımız her şeyi bilmesi bundandır. Bizim her şeyi kendimiz  yapıyormuşuz gibi, başka varlıkların başka şeyler yapıyormuş gibi  görünmeleri sadece bir hayaldir. Aslında herşeyi yapan Allah&#8217;tır;  Kur&#8217;ân&#8217;da Hz. Muhammed(S.A.V) &#8216;e &#8220;Attığın zaman sen atmadın, lâkin Allah  attı.&#8221; (22/17) ifadesi vardır. Burada da sûreten Hz. Peygamberin  attığı, ama gerçekte işi yapanın Allah olduğu ifade edilmektedir.</p>
<p>Tasavvuf&#8217;da ; yaratılmış olan herşey insan içindir. Mutasavvıflar,  evrenlerin yaratılışını sadece Allah&#8217;ın var olup hiç bir şeyin olmadığı  &#8220;lâ taayyün&#8221; devresinden (Hz Ali “Sadece Allah vardı başka hiçbir şey  yoktu&#8221;), evrenlerin kademe kademe yaratılıp insaniyet mertebesine  gelinceye kadarki evrelere kadar incelerler. İnsanın yaratılmasına kadar  evrende çeşitli tabiî olaylar olmuş, birçok canlı türleri gelmiş geçmiş  ve tam insanın yaşayabileceği bir ortam oluşturulduktan sonra Hz. Âdem  yaratılmıştır. Hz. Muhammed(S.A.V) &#8216;in bedenen gelişi de gene insanların  belli bir olgunluk düzeyinden sonradır. İnsandan önceki varlık evrenin  gayesi, insanın özünü taşıyacak olan bir bedenin hazırlanması idi.  İnsanlığın gayesi olan bu İnsan-ı Kamil ( Yani Hakk&#8217;ın Zahir yönünün  aldığı isim ) beden peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) dir. İnsanın  yaratılmasına gelince, bu hem ilk insanın hem de daha sonraki tek tek  her insanın yaratılmasında önemli bir konudur. Evrenler için yer küresi  (arz), onun içinde maden-bitki-hayvan üçlüsü diğerlerine göre  ayrılmıştır. &#8220;Asıl&#8221;dan madenler, madenlerden bitkiler, bitkilerden  hayvanlar seçilerek geliştirilmiştir (&#8220;ıstıfa&#8221;). Hayvanlar içinde birçok  grup vardır ve insan da ayrı bir varlık katmanı olarak bunlardan  seçilip yaratılmıştır. Bu, ilk yaratılmış insan olan Âdem&#8217;de böyle  olduğu gibi, şimdi yaratılmakta olan her insanda da böyledir.(&#8220;Hiçbir  şeyden haberi olmayan cansızlardan gelişip boy atan bitkiye, bitkiden  yaşayış, derde uğrayış varlığına, sonra da güzelim akıl,fikir, ayırt  ediş varlığına geldin&#8221; Hz.Mevlana). Yeryüzündeki insan, &#8220;Allah&#8217;ın  halifesi&#8221; olarak yaratılmıştır (Kur&#8217;ân-ı Kerim 2/30). Allah&#8217;ın halifesi  demek, onun iradesiyle onun çok şanlı ve hayırlı yaratmalarına onu  temsilen vesile olmak demektir ki bu yetkinin doğru kullanılıp  kullanılmaması melekleri bile endişeye sevketmiştir. Ama Allah, &#8220;Ben  sizin bilmediğinizi bilirim&#8221; diyerek insanın önemini göstermiştir.  Varlık evreninin gayesinin insanı yaratmak olduğunu Yüce  Allah,peygamberimiz vasıtasıyla bir Hadis-i Kutsi ile bildirmiştir.”Ben  gizli bir hazine idim,bilinmek istedim. Sevdim ve bütün cevherlerimi bu  alemlere saçtım.(Ademi yarattım)” .Bu hadisle Allah tüm evren ve  alemleri bilinmek için yarattığını ifade etmektedir. Bu sözle varoluş  şekli açıklanırken, gizli olanın evrensellik ve adem adı altında zahir  olduğu da anlatılmaktadır. Evren yaratıldıktan sonra ise sıra kendisini  bilebilecek özellikte bir varlığın yaratılmasındaydı. Sıradan bir varlık  onu bilemeyeceğine göre ,Bu çok üstün bir varlık olmalıydı.Ve kendi  özelliklerini taşıyan (Yeryüzündeki halifesi) bir varlık olarak insanı  yarattı (“İnnallahe halake Ademe ala suretihi” – Allah Ademi kendi  suretinde yarattı.) Tabii buradaki insan ile Insan-ı Kamil  kastedilmektedir. Kişiliği yönü ile İnsan-ı Kâmil, hayatiyeti ile Ruhu  Azam adını alan bu muhteşem varlık, Hazreti Muhammed(sav)’in  hakikatidir. O zat, genel anlamda Rasullerinin tümünü temsil eder. O  zat, tüm rasullerin temsil ettiği yüce değerlerin en üst seviyede  kendisinde toplandığı, insan için zirve olan ve insanın yaratılış  GAYESİNİ temsil eden bir büyük yaratılıştır. Onun hakikati, tam manası  ile, “Allah için” olan, Allahtan ve Allahın olan bir Gaye ve  Ruh-Rasuldür.</p>
<p>Canım kurban olsun senin yoluna</p>
<p>Adı güzel kendi güzel Muhammed</p>
<p>Şefaat eyle bu kemter kuluna</p>
<p>Adı güzel kendi güzel Muhammed</p>
<p>Dört caryar anun gökçek yaridur</p>
<p>Anı seven günahlardan beridur</p>
<p>On sekiz bin alemin sultanıdur</p>
<p>Adı güzel kendi güzel Muhammed</p>
<p>Aşık Yunus nider dünyayı sensiz</p>
<p>Sen hak Peygambersin şeksiz şüphesiz</p>
<p>Sana uymayanlar gider imansız</p>
<p>Adı güzel kendi güzel Muhammed</p>
<p>Hak yarattı alemi,aşkına Muhammed&#8217;in<br />
Ay ü günü yarattı,şevkine Muhammed&#8217;in<br />
Ol! dedi oldu alem,yazıldı levh ü kalem<br />
Okundu hatm-i kelam,şanına Muhammed&#8217;in</p>
<p>Ferişteler geldiler,saf saf olup durdular<br />
Beş vakt namaz kıldılar,aşkına Muhammed&#8217;in<br />
Havada uçan kuşlar,yaşarıp dağ ü taşlar<br />
Yemiş verir ağaçlar,aşkına Muhammed&#8217;in</p>
<p>İmansızlar geldiler,andan iman aldılar<br />
Beş vakt namaz kıldılar,aşkına Muhammed&#8217;in<br />
Yunus kim ede methi,över Kur&#8217;an ayeti<br />
An! vergil salavatı,aşkına Muhammed&#8217;in</p>
<p>Tüm rasullerin özelliği, onda toplanan özelliklerden birinin temsili ve  ifadesidir. O zulümsüz, bütün bir nur ve mana olan asli gayedir. O, tüm  mevcudatın Rasulü, sebebi, mevcudatın ve mevcudatın bir özü olan ademin  yaratılış gayesidir. O, güzelin mazharı ve “Allah için” olan SEVGİLİDİR.  Allah ona, “seni yaratmasaydım eflaki yaratmazdım” demiştir. Et-Tin  Sûresinde, “Ahsen-i Takvim” olarak belirtilen O’dur. Yeryüzü İnsan-ı  Kâmilleri ise, O’nun vekilleridir. Ve insanlara bu ozelliğe erişme  yeteneği verilmiştir. Tasavvufi eğitim işte bu yeteneği geliştirerek  talipleri,kendi yetenekleri ölçüsünde İnsan-ı Kamil yapma eğitimidir.</p>
<p>Böylece bütün evrenin, Allah isimlerinin manaları olduğunu anlayan bir  mutasavvıf için, cana yönelerek Allah&#8217;ı kendi içinde bulmak, en doğru  yoldur.Yunus,</p>
<p>&#8220;İstediğimi buldum eşkere can içinde<br />
Taşra isteyen kendi, kendi nihân içinde.&#8221;</p>
<p>diye başlayan şiirinde, özümüzde Allah&#8217;ın bulunduğunu şöyle ifade ediyor:</p>
<p>&#8220;Sayrı olmuş iniler, Kur&#8217;ân ününü dinler<br />
Kur&#8217;ân okuyan kendi, kendi Kur&#8217;ân içinde.</p>
<p>Baştan ayağa değin Hakk&#8217;tır ki seni tutmuş<br />
Hakk&#8217;tan ayrı ne vardır, kalma gümân içinde</p>
<p>Girdim gönül şehrine, daldım onun bahrına<br />
Aşk ile gider iken iz buldum cân içinde.&#8221;</p>
<p>İnsanın kendi benliğindeki Allah&#8217;a ulaşabilmesi için kendi benliğinde  &#8220;seyretmesi&#8221; gerekir. Bu, çok güzel bir yoldur . İnsana da şah  damarından daha yakın, ruhunun, canının tâ içindedir.</p>
<p>&#8220;İstemegil Hakk&#8217;ı ırak, gönüldedir Hakk&#8217;a durak<br />
Sen senliği elden bırak, tenden içeri candadır.&#8221;</p>
<p>&#8220;Yunus sen diler isen, dostu görem der isen<br />
Aynadır görenlere ol gönüller içinde.&#8221;</p>
<p>Yunus Emre, gizli ve örtülü olanın Allah değil insan olduğunu şöyle ifade ediyor:</p>
<p>&#8220;Yunus&#8217;tur eşkere nihan, Hakk doludur iki cihan<br />
Gelsin beri dosta giden; hûr-u kusur Burak nedir?&#8221;</p>
<p>&#8220;Bende baktım bende gördüm benim ile bir olanı<br />
Sûretime cân olanı kimdurur (ben) bildim ahi.<br />
&#8230;<br />
İsteyüben bulımazam, ol benisem ya ben hani<br />
Seçmedin ondan beni, bir kezden ol oldum ahi.<br />
&#8230;<br />
Ma&#8217;şuk bizimledir bile, ayrı değil kıldan kıla<br />
Irak sefer bizden kala, dostu yakın buldum ahi.</p>
<p>Nitekim ben beni buldum, bu oldu kim Hakk&#8217;ı buldum<br />
Korkum onu buluncaydı, korkudan kurtuldum ahi.<br />
&#8230;<br />
Yunus kim öldürür seni, veren alır gene cânı<br />
Bu canlara hükm&#8217;edenin, kim idiğim bildim ahi&#8221;</p>
<p>Kişinin gönlünde HAK&#8217;kı görebilmesi için cezbe, muhabbet, sırr-ı ilahi  denen üç ilke vardır. Bunlardan birincisi bütün varlıklardan yüz çevirip  Allah a yönelme, İkincisi Allah&#8217;dan başka bir varlığı sevmeme, Allah ın  ancak sevgiyle bilinebileceğine inanmaktır. Üçüncüsü de Allah gerçeği  sırrına varmadır. Bunun da üç kuralı vardır.</p>
<p>a) Bütün eylemleri yok sayarak yalnız Allah ı düşünmek, bütün eylemlerde Allah dan başka bir varlık olmadığına inanmak.</p>
<p>b) Bütün niteliklerin Allah dan geldiğini kavramak, Allah dışında bir niteliğin bulunamayacağı kanısına ulaşmak.</p>
<p>c) Allah özünden başka bir öz bulunmadığı sonucuna vararak kendi varlığının yokluk olduğunu bilmek.</p>
<p>Benim canım uyanıktır dost yüzüne bakan benem</p>
<p>Hem denize karışmağa ırmak olup akan benem</p>
<p>***</p>
<p>Ben hazrete tutum yüzüm ol aşk eri açtı gözüm</p>
<p>Gösterdi bana kendozum ayet-i kul denen benem</p>
<p>***</p>
<p>Şah didarın gördüm ayan hiç gumansuz belli beyan</p>
<p>Kafir ola inanmayan ol didara bakan benem</p>
<p>***</p>
<p>Bu cümle canda oynayan damarlarımda kaynayan</p>
<p>Kulli dillerde söyleyen kulli dili diyen benem</p>
<p>Yunus, evrenle kaynaşmıştır, her nereye baksa orada Hak&#8217;kı müşahade  eder. Orada son derece dinamik, canlı, sürekli bir oluş vardır. O oluşa  katılma, Allah&#8217;ın tecellilerini bir başka gözle görmektir.Evrende asıl  olan aşktır, sevgidir. Aşkın kaynağı Allah katındadır ve oradan bir  parça aşk bütün evrenlere yayılmıştır. Allah&#8217;ın oluşu idare eden sevgisi  bütün varlık ve olaylarının en içine, onu karakterize edecek şekilde  yerleşmiştir. Varlıkların ve olayların gerçek anlamına, oradan evrenin  anlamına ve Allah gerçeğine ulaşmak için, her şeyin özüne doğru  gidilmelidir. &#8220;Fenâ mertebesi&#8221;ne ulaşan mutasavvıf, ancak o mertebede  kendisini Allah&#8217;ın halifesi gibi görüp bütün oluşa, Allah&#8217;ın bu evren ve  evrendeki varlıklara çizdiği boyutlar içerisinde, ama bütün zaman ve  mekânlarda, bütün varlık katmanlarında ve hallerinde katılır. Nihayet ,  &#8220;sonun başlangıçla birleştiği safha&#8221; ya geçilir.</p>
<p>&#8220;Beli&#8221; kavlin dedik evvelki demde</p>
<p>Henuz bir demdir, ol vakt u bu saat</p>
<p>**</p>
<p>O Makam zaman ve mekanın olmadığı hiçlik , yokluk makamıdır ki ,orada sadece Allah vardır.</p>
<p>Benden benliğim gitti hep mülkümü dost yuttu</p>
<p>La-mekana kavm oldum mekanım yağma olsun</p>
<p>Anlaşılır ki bilinen tüm mekan ve zamanlar izafi ve zan imiş sadece tek bir &#8220;An&#8221; varmış.</p>
<p>“Sadece Allah vardı başka hiçbir şey yoktu işte bu an da o andır” Hz Ali.</p>
<p>ÖZETLERSEK;</p>
<p>Sadece O vardı. Bilinmeyi istedi bunu sevgiyle varlık hâline getirmeye  karar verdi ve uyguladı. Bütün âlem, maddesi ve mânâsıyla var oldu.  Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu. Bâ*zı*ları bu*na  genesis, bâzıları yaratılış, bâzıları da Big Bang der. Bu ilk yaratılış  belli bir yerde olmadı çünkü ondan evvel mekân yoktu; belli bir zamanda  da olmadı çünkü ondan evvel zaman yoktu. Bu se*bepledir ki, bizim  ölçülerimize göre değer*lendirmek için zihnimizi zorlarsak, yaratılış  her yerde ve her zaman oldu, olmakta ve olacak; Big Bang aslâ bitmedi,  bit*meyecek, tâ ki yaratılanların farklılıkları bitip de her şey aynı  hâle gelinceye kadar. Bâzıları bu farklılıkların azalması, her şeyin  sürekli dağılıp gitmesi vâkıâsına entropi der. Çünkü var oluş ancak  farklılıkla, izafiyetle mümkün ve farklılıklar orta*dan kalkınca ne  zaman kalacak, ne de mekân. Bâzıları bu mukadder hadiseye kıya*met der;  ne zaman kopacağı sorulduğunda &#8220;ölçü*lemeyecek kadar u*zun bir süre  sonra&#8221; cevabını verirler çünkü o olduğunda ölçü*lecek zaman  kalmayacaktır. Üstelik Big Bang de, kıyamet de hep var olmakta. Bütün  madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup varlığa kavuşmakta. Böyle  olduğu için de mâzî, hâl ve âtî hep aynı, O hepsini biliyor ve her şey  zâten O&#8217;nda. Bâzıları &#8220;yaratılışa ne gerek var*dı, O&#8217;nun ihtiyacı mı  vardı&#8221; diye sordular zaman zaman; halbuki yaratılış kaçınıl*mazdı çünkü  bütün bu olup bitenler akl-ı hikmet, kudret ve gü*zellikle dolu O&#8217;nun bu  vasıflarının bir yansıması, bir yanılsaması sâdece; ha*ki*katte ne  yaratılış var, ne de yaratılmış. Zâten her şey O! Bu mutlak hakikati  kâlbinde hisseden Hallâc-ı Mansûr diye birisini, yaşadığı ruh hâlini  konuşma lisanının kifayetsizliği içinde dile getirdi diye, dini-dar  olanlar yaktılar.</p>
<p>O sevgi ve bilgi olduğu için, kâinatı da sevgi ve bilgi ile yönetti. Big  Bang&#8217;den sonra her şey sonsuzca dağılıp yok ola*cağına, kümelenerek  maddeyi ve enerjiyi oluşturdu. Zâten madde ile enerji denen yaratıklar  aynı şeydiler. En küçük zerrelerden son*suz bütünlüğe kadar bütün evren  bilginin düzeni içe*risinde sev*giyle birbirine yaklaştı. Bâzıları buna  gravite, zayıf güç, çekirdek gücü gibi isimler taktılar; Einstein diye  birisi hep*sinin aynı gücün yansımaları olduğunu göstermeye çalıştı,  hattâ “Tanrı’nın formülünü bulmak üzereyim” gibi, bâzılarına çok ters  gelen lâflar etti. Nötronlar, atomlar, moleküller, gök ci*simleri,  yıldızlar, geze*genler oluştu. Bâzıları bunlara kapalı ve açık sistemler  dediler.</p>
<p>En azından bir tânesinin varlığından emin oldu*ğumuz bâzı ge*zegenlerde  oksijen, karbon ve azot denen elemanlar öylesine sevgiyle ve bilgiyle  birleştiler ki, organik mole*kül*ler teşekkül etti, sonradan bunlar  bâzılarının ko*zervat de*dik*leri canlılık öncesi oluşumlar hâline  geldiler. Daha sonra bun*lara sevginin kaçınılmaz gereği olarak can  verildi. Bâzıları buna ruh, bâzıları soul, bâzıları spirit, bâzıları  başka isim*ler verdiler; bu isimlerin hemen hepsi soluk, rüzgâr veya  gölge anlamına gelen köklerden türedi çünkü canın uçucu, ölümle cesedi  terk edip giden bir cevher olduğu düşü*nül*dü. Can, O&#8217;nun mahlûkatın bir  kısmına bahşettiği bir ay*rı*calıktı âdeta ama, evrimin kaçınıl*maz  özelliği olarak, canlılıkla cansızlığın sınırları da kesin değildi.  Bâzılarının virüs, prion gibi isimler taktıkları yaratıklar bu belirsiz  sınırda yerlerini aldılar. Bâzılarının canlıları en mütekâmil açık  sistemler olarak tanımlamaları, yâni entropiye karşı çıkarken  (negentropi yaparken) çevre*deki entropiyi arttırdıklarını söylemeleri  pratik açıdan çoğu kişinin işine yaradı ama ekserîsi düşü*nemedi ki,  kâinatın kendisi en büyük açık sistemdi ve eğer canlılığın târifi buysa,  hareketlilikse, reakti*vi*teyse, malzemeyi alıp kendi işine yarayacak  şekilde kullanıp artıkları atmaksa ve eninde so*nunda gene entropiye  mağlûp düşüp dezorganize olmaksa, bütün bu kıstaslara en mükemmel  şekil*de uyan yaratık kâinatın ta kendisiydi. Yâni can her yerdeydi, ruh  her şeydeydi.</p>
<p>Canın ne olduğu, mâhiyeti gibi suâller pek çok zihni binlerce yıl meşgûl  etti. Halbuki can, mutlak hakikât olan O’ndan, sâdece ve sâdece O’ndan  başka bir şey değildi. Bunu insan beyninin kavraması mümkün olmadığı  için, gönderdiği kutsal kitaplarda değişik isimlerle candan bahsetti ama  ne olduğunu anlatmadı; Kur’an-ı Kerîm isimli kitabında ise insanların  bu mes’eleyi kav*ra*ya*mayacaklarını açıkça beyan etti.</p>
<p>Daha güzele ve bilgiliye doğru yolculuk devam etmeliydi tabiî ki, öyle  de oldu çünkü O, kendinin sûretini, yan*sımasını ya*ratmak istiyordu.  Tek hücreliler, zamanla, bir*le*şerek daha karmaşık çok hücreli  canlıları, onlar da, zamanla, muhafaza e*dilmesi daha zor ama gelişmiş  büyük canlıları husûle getirdiler. Güzelliğin ve bilginin gereği, her  şeyin hep zıddıyla kâim olması gerekiyordu. Elektronun pozitronu,  cansızın canlısı, dirinin ölüsü, erkeğin dişisi, hayvanın bitkisi&#8230;  gibi sonsuz sayıda zıtlıklar oluştu. Bâzıları buna diyalektik de*diler.</p>
<p>O’nun sevgi ve bilgisinin karşıtı olarak nefret ve cehâlet, hikmetinin  karşıtı olarak da taassup ister istemez oluştu. Doğum ölümle, iyilik  kötülükle, merhamet zulümle, sıhhât hastalıkla, barış savaşla zıtlaştı.  Bütün bu kötü gibi görünen var oluşlar aslında evrimin devamı, daha  iyiye ve güzele akışın temini için gerekliydi. Bu temel espriyi fark  edemeyen bâzıları şeytanı O’nun rakibi zannedip perestiş ettiler, hattâ  tapındılar. Halbuki bütün bunlar sâdece ve sâdece insan için mevcuttu;  insansız âlemde her şey biteviyeydi, şeytan da kötülük de yoktu. Hepsi,  kendi kendini aşmaya mahkûm ve muktedir tek yaratık olan insanla beraber  var oldu. Bâzıları Mekke isimli şehirde taşlar atarken orada gerçekten  şeytan diye bir varlığın bulunduğunu, bu sûretle onu zayıf  düşürdüklerini sandılar; halbuki kendi içlerindeki kötülükleri  taşlıyorlardı, kendi ruhlarını temizliyorlardı. O, aynı şehirdeki çok  eski bir mâbedi (Kâbe) bütün kendisine inananların teveccüh edecekleri,  ibâdet ederken yönelecekleri merkez ilân etti. Mevlâna gibi mutasavvıf  denen bâzıları hâricindeki kişiler düşü*nemediler ki, bir an için o bina  ortadan kalksa, milyarlarca kişi birbirlerine teveccüh etmekteydiler  günde beş kez&#8230; Yâni insana, O’nun sûretine, yansımasına; O’na!  Bâzıları bu aşkın fikir ve gönül zâ*vi*yesini, her şeyin başının ve  sonunun insan olduğunu, insandan başka kıymet hükmünün bulun*madığını  vehmeden hümanizm isimli felsefî akımla karıştırıp kızdılar; zâten, bu  nüansı farkında olmayan pek çok kişi, bu terimi basitçe insanı sevmek  anlamında kullanmaktaydı.</p>
<p>Bu zıtlıklar birbirlerini tamamladılar, yeni güzel*lik*ler  oluş*turdular. Hayvanlar âlemindeki gelişme, aynı minvâl üzre,  bâ*zılarının me*meliler, primatlar, hominidler dedikleri yaratıklara  kadar ilerledi ve, sonunda, beyni bilinen bütün diğer can*lılardan daha  çok gelişmş, soyut düşünme kaâbiliyetine hâiz, kendi kendini aşmaya  mecbur ve mahkûm, O&#8217;nun hakkında tefekkür etme mazhariyetine sa*hip bir  varlık gelişti; bâzıları ona insan, bâzıları eşref-i mahlûkat, bâzıları  homo erektus, homo sapiens, homo faber, homo ekonomikus&#8230; gibi isimler  taktılar. O, sevgi ile birbirlerine yaklaşsınlar diye on*ları ırklara,  milletlere, dinlere&#8230; böldü; farklılıklar olacaktı ki tekâmül sürsün.</p>
<p>Hep O&#8217;nun hikmeti, kudreti ve bilgisiyle oluşan, sevgisiyle süslenen, tâ  ilk yaratılıştan insana kadar mevcut olan bu tekâmülü Darwin ismindeki  bir bilim (ve, ne ilginçtir ki din) adamı gibi bâzıları kör tesadüflerle  izah etmeye çalıştı, bâzıları da kutsal kitapları hatâlı tefsir edip,  bağnazlıkla reddetmeye kalkıştılar.</p>
<p>O&#8217;nun varlığı idrak edilebilecek, kavranabilecek bir şey olmadığı için,  ancak sezilebilirdi, hissedilebilirdi, özel bir hâlet-i ruhiye ile daha  yakından irtıbat kurulabilirdi. Buna bâzısı mistik yaşantı, bâzısı  nirvanah, bâzısı erme, bâzısı başka şey der. Bâzılarının peygamber,  nebî, velî, er*miş gibi isimler taktıkları insanlar bu irtıbatan manevî  kudretlerince nasiplerini aldılar. Çok özel bâzılarına ise, insanlar  O’nu bâri bilgi yoluyla bilsinler diye, O’nun kelâmı olan, yazılı hâle  getirildiği için de kutsal kitaplar denen bilgiler gönderildi. Bâzıları  bu seçilmiş kulların ortaya koyduğu akâide din adını taktılar. Bütün bu  kişilerin arkasından asırlar boyunca milyarlarca insan yürüdü; çünkü  insanın özünde, hamurunda iman ihtiyacı vardı, kendini yâni O’nu  arıyordu. Bütün yolların O’na, sâdece O’na çıktığını fark edemeyen,  çokluktaki birliği göremeyen pek çok insan toplulukları asırlarca  birbirleriyle beyhude harbetti. Çünkü dinlerin O’na ulaşmak için birer  vâsıta olduğunu idrak edemeyip, birer gâye hâline getirilmesi hatâsına  düştüler! Öyle olunca da, O’nun akıl, hikmet ve güzelliğine ters düşen  taassup, yâni yobazlık doğdu. Şeytanın ta kendisi olan bu illet sırf din  plânında tecahür etmedi zâten; bâzılarının ideoloji, bâzılarının  felsefe, bâzılarının dünya görüşü dediği çeşitli inanç sistemlerinin de  mutaassıpları, yobazları oluştu birbirlerinin ve kendilerinden farklı  gördükleri herkesin gözlerini oymak üzere&#8230;</p>
<p>O, aklın, müsbet ilmin ve hikmetin rehberliğini emretti insana. “Maddî  âlemin icaplarını yerine getirin, sonuna kadar mücadele edin, ne zaman  ki kudretinizin sonuna gelirsiniz, o zaman bana sığının, duâ edin dedi.  Bâzılarının kader, bâzılarının Karma, bâzılarının başka şey dedikleri  şeyin O’nun bilgisi ve sevgisiyle oluştuğunu, O’nun kavranamaz ilmiyle  düzenlendiğini, ümitsizliğe kapı olmadığını anlattı kullarına. Bâzıları  bunu yanlış anladılar, ahmakça bir tevekkülle sâdece duâya, ibâdete  sığındılar ve bu dünyanın gereklerini yerine getirmediler. Yenilik ve  inkişaf*tan kaçındılar, aklın önderliğini bir tarafa atıp nakilcilik  batağına düştüler. Her zerresi tekâmül için yaratılmış bu kâinatta en  ufak bir terakkîye dahi karşı çıkar oldular. Bu gibilerin elinde, O’nun  in*sana bahşettiği en ulvî ve hakikî huzur aracı olan din bir işkence  mekanizmasına dönüştürüldü. Din nâmı altında sevgiden yoksun, içtihad  nâmı altında tıkanmış tefsir yumaklarına dayandırılmış kör bilgiye  istinad eden, hikmetten mahrum bir zulüm sistemi ortaya çıktı. Buna  tepki verenlerin bir kısmı ne yazık ki din düşmanı oldular, sahte  peygamberlere kapılandılar veya ümitlerini kaybettiler. Ama O her şeyi  bilendi, her zehirin panzehirini de hâlk etmişti. Akılla imânı taassup  batağına düş*meden birleştirebilen kullarını hep yarattı, görevlendirdi.</p>
<p>Zaman içerisinde zaman, mekân içerisinde mekân, sürekli yaratılış ve  mahvoluş, hiçlikte heplik, her şeyin sâdece ve sâdece O olması  hakikatinin kâlbden idraki ile titreyen gönül gözleri açık kişiler  çalışmayı, tekâmüle ve ilme hizmeti en büyük ibâdet kabûl ettiler. Zâten  O&#8217;’un da mesajı açık ve netti! En son gönderdiği ve değiştirilemezliği  O’nun garantisi altında olan kitap OKU diye başlıyordu ve peygamberinin  âlimlerin mürekkeplerinin şehitlerin kanından daha kıymetli olduğunu,  ilmin dünyanın öte tarafında da olsa gidilip alınmasını tavsiye eden  sözleriyle süsleniyordu.</p>
<p>Tekâmül hep sürüyordu, sürmekte ve sürecek; her şey aslına, O’na dönünceye kadar.</p>
<p>Ve bu dönüş çoktan oldu, oluyor, olacak. Çünkü “önce”, “şimdi” ve “sonra” hep aynı.</span></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.forumbso.com/tarih/yunus-emre.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün ağladığı an (14 Ocak 1922)</title>
		<link>http://www.forumbso.com/tarih/ataturkun-agladigi-an-14-ocak-1922.html</link>
		<comments>http://www.forumbso.com/tarih/ataturkun-agladigi-an-14-ocak-1922.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 07:39:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>egk</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün ağladığı an (14 Ocak 1922)]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.forumbso.com/?p=1970</guid>
		<description><![CDATA[Yil 1922. 14 Ocak gece yarisi. Mustafa Kemal&#8217;in özel treni Eskisehir&#8217;e dogru Gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculugu olacak ve Gazi, savas sonrasi Anadolu&#8217;sunda bazi sehirlerin nabzini yoklaya yoklaya Izmir&#8217;e gidip annesini görecek. Ve Latife&#8217;yi. Ama o gece çok sikintisi var Mustafa Kemal&#8217;in ve bir türlü uyku tutturamiyor. Ali Çavus kompartimanin kapisi önünde sigara üstüne [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<hr size="1" />
<div>Yil 1922. 14 Ocak gece yarisi. Mustafa Kemal&#8217;in özel treni Eskisehir&#8217;e dogru<br />
Gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculugu olacak ve Gazi, savas sonrasi<br />
Anadolu&#8217;sunda bazi sehirlerin nabzini yoklaya yoklaya Izmir&#8217;e gidip annesini<br />
görecek. Ve Latife&#8217;yi.</p>
<p>Ama o gece çok sikintisi var Mustafa Kemal&#8217;in ve bir türlü uyku tutturamiyor.</p>
<p>Ali Çavus kompartimanin kapisi önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapiya<br />
Dayanmis karanligi seyreder ken bir yandan DA kendi kendine mirildanip duruyor.</p>
<p>&#8220;Bu isin bu kadar çabuk oluverecegini hiç düsünmedim.</p>
<p>Iste, sonunda sifreli telgraf geldi. Zübeyde anamizi yitirdik. Peki, NE<br />
Duruyorum. Içeri girip onu uyandirmaliyim. Ama ise bak, giremiyorum. Kiyamiyorum Pasama.<br />
Nasil derim ki: &#8216;Anamiz öldü pasam!&#8217; diyemem. Onun yüregi anasi için<br />
Atar. Hep söyler. Vatani kurtarmakla anasini kurtarmak ayni anlama gelir onun için.<br />
Kapiyi açsam, telgrafi uzatsam, &#8216;Pasam sen sag ol&#8217; desem &#8216;Eyvah demez MI?&#8217;<br />
&#8216;Koca vatani kurtardim AMA anami kurtaramadim demez MI?&#8221;</p>
<p>Ali Çavus, anlattigina göre birden yerinden siçramis. Içeriden bir ses geliyor.<br />
Mustafa Kemal sesleniyor.</p>
<p>Çavus kompartiman kapisini açip selam duruyor:</p>
<p>&#8220;Emret Pasam&#8221;.</p>
<p>Mustafa Kemal yataga oturmus soruyor telas ile:</p>
<p>&#8220;Ne demeye kapida bekliyorsun sen?&#8221;</p>
<p>&#8220;Uyku tutturamadim DA Pasam&#8221;</p>
<p>&#8220;Annemden bir haber var MI?&#8221;</p>
<p>&#8220;Az önce bir telgraf geldi dediler, sifreyi çözünce size sunacaklar.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bosuna kivranma Ali, benden de saklamaya çalisma. Ben haberi aldim.&#8221;</p>
<p>Ali Çavus bir sey yokmus gibi durmaya çalisiyor ve merakla soruyor:</p>
<p>&#8220;Ne olan, NE haber aldin ki pasam? Hayir haber insallah.&#8221;</p>
<p>Mustafa Kemal usul usul anlatiyor.</p>
<p>&#8220;Az önce dalmisim, rüyamda yesil bir ovada anamla el ele geziniyorduk.  Hep Oldugu gibi bana birseyler anlatiyordu. Birden bir firtina çikti.  Bir sel<br />
Bastirdi, anamizi aldi götürdü. Hiçbir sey yapamadim. Hiç, hiç!.&#8221;</p>
<p>Çavusu bir titremedir almisti. Derken.. Mustafa Kemal emri Verdi:</p>
<p>&#8220;Çocuk! Al getir su telgrafi, hemen!&#8221;</p>
<p>Ali Çavus kompartimandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karsilasti.<br />
&#8220;Ver onu&#8221; dedi. &#8220;Pasamiz bekliyor.&#8221;</p>
<p>Kagidi aldi, içeri girdi, selam durdu ve: &#8220;Sen sagol pasam&#8221; dedi.</p>
<p>&#8220;Millet sag olsun.&#8221;</p>
<p>Gözünden iri bir damla göz yasi akivermisti. Çavus &#8220;Aglama pasam&#8221; diye yalvardi.</p>
<p>&#8220;Neden? Ben insan degil miyim? Anam öldü. Ben buna aglarim. Ama,  Anavatan Kurtuldu. Bununla DA te selli bulurum. Benim için ikisi bir.&#8221;</p>
<p>Iste ben bunun için:</p>
<p>&#8216;Bulunur kurtaracak bahti Kara maderini&#8217; diye cevap vermedim MI Namik Kemal&#8217;e?<br />
Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavus birbirlerine sarildilar ve açik açik,<br />
hiçkiriklarla, içli içli agliyorlardi.</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.forumbso.com/tarih/ataturkun-agladigi-an-14-ocak-1922.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>şeyh bedrettin isyanı ve osmanlı&#8217;da ilk yahudi lobisi..</title>
		<link>http://www.forumbso.com/tarih/seyh-bedrettin-isyani-ve-osmanlida-ilk-yahudi-lobisi.html</link>
		<comments>http://www.forumbso.com/tarih/seyh-bedrettin-isyani-ve-osmanlida-ilk-yahudi-lobisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 06:38:39 +0000</pubDate>
		<dc:creator>egk</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[şeyh bedrettin isyanı ve osmanlı'da ilk yahudi lobisi..]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.forumbso.com/?p=1968</guid>
		<description><![CDATA[şeyh bedrettin isyanı ve osmanlı&#8217;da ilk yahudi lobisi.. Şeyh Bedrettin İsyanı Şeyh Bedrettin, Marxizm&#8217;e çok benzeyen düşüncelerini yaymaya çalışmış, bu, sonunda Osmanlı Devleti&#8217;ne karşı ayaklanmaya kadar varmıştır. Babası &#8220;İsrail&#8221; isimli bir Yahudi olan Şeyh Bedrettin&#8217;in sağ kolu ise sonradan din değiştirerek Torlak Kemal adını almış, gerçek adı Samuel olan bir Yahudi idi. Torlak Kemal, Şeyh [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<hr size="1" />
<div>şeyh bedrettin isyanı ve osmanlı&#8217;da ilk yahudi lobisi..</p>
<p>Şeyh Bedrettin İsyanı</p>
<p>Şeyh Bedrettin, Marxizm&#8217;e çok benzeyen düşüncelerini yaymaya çalışmış,  bu, sonunda Osmanlı Devleti&#8217;ne karşı ayaklanmaya kadar varmıştır. Babası  &#8220;İsrail&#8221; isimli bir Yahudi olan Şeyh Bedrettin&#8217;in sağ kolu ise sonradan  din değiştirerek Torlak Kemal adını almış, gerçek adı Samuel olan bir  Yahudi idi. Torlak Kemal, Şeyh Bedrettin&#8217;in emriyle 3000&#8242;e yakın  dervişin başında Balkanlarda faaliyet göstermiştir. Torlak Kemal, Şeyh  Bedrettin İsyanı&#8217;na, yanındaki pek çok Yahudi ile katılmıştı.<br />
&#8220;Balivet&#8217;e göre, Torlak Kemal, Şeyh Bedrettin ayaklanmasında, Manisa  yöresindeki kalabalık Yahudi cemaatinden yandaş toplamış bulunmaktadır.&#8221;  (Türkiye&#8217;nin Devlet Yaşamında Yahudiler, Çetin Yatkın, sf.26)</p>
<p>Il. Murat<br />
Şeyh Bedrettin ve Torlak Kemal&#8217;in yaydığı felsefe, İslam dininden  uzaklaşan materyalist bir felsefeydi. Şeyh Bedrettin isyanı, Osmanlı  ordusunun bastırmasıyla sona erdi. Torlak Kemal, yakalanarak idam  edildi. Şeyh Bedrettin de kısa bir süre sonra yakalanarak Serez&#8217;de  asıldı.<br />
II. Murat (1421-1451) dönemine gelince, bu dönemde Yahudiler açısından  en önemli olay, Aşkenaz Yahudilerinin gruplar halinde Osmanlı Devleti&#8217;ne  göç etmesi oldu. Fransa Yahudilerinin bir kısmı da Fransa&#8217;dan  sürüldükten sonra Osmanlı topraklarında yerleştiler. Ayrıca yine bu  dönemde ilk kez bir Yahudi, saray doktoru olarak görevlendirilmiştir.  Doktor İshak Paşa&#8217;dan sonra bu bir gelenek olarak yerleşti ve saray  doktorları hep Yahudiler oldu.<br />
İstanbul&#8217;un fethinin ardından, Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı  topraklarındaki tüm Yahudilerin İstanbul dahil olmak üzere istedikleri  büyük kentlere yerleşmelerine izin vermişti. Bu devirde İstanbul  Cemaati, Osmanlı Cemaatleri&#8217;nin en önemlisi haline geldi. Yahudiler  burada ticaret alanında güç kazandıkları gibi, yönetimin değişik  kesimlerinde de görev aldılar. O dönemde Saray doktoru Hekim Yakup,  önemli konularda söz sahibiydi.</p>
<p>Osmanlı&#8217;da İlk Yahudi Lobisi: Nasiler</p>
<p>Garcia Nasi</p>
<p>Kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nda yaşayan Yahudilerin en önemlileri  arasında, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamış olan Donna Gracia  Nasi ile yeğeni Josef Nasi bulunmaktadır.<br />
&#8220;Nasiler, İsrail tarihine geçmiş başlıca Yahudi ailelerindendir. Muazzam  bir servete sahip olan bu aile Avrupa&#8217;nın en güçlü hükümdarlarıyla  arkadaşlık ilişkileri kurmuş, Osmanlı Sarayı&#8217;nda çok önemli görevlere  ulaşmış, Yasef Nasi, siyasal Siyonizmden 350 yıl önce, İsrail ülkesinde  özerk bir Yahudi kolonisi kurmayı tasarlamıştır.&#8221; (Türkiye Yahudileri,  Moshe Sevilla-Şaron, sf.44)<br />
Her zaman Osmanlı yönetiminden çok hoşnut olduklarını söyleyen  Yahudiler, bu devletin topraklarında özgürce yaşadılar. Siyonizm de aynı  dönemde filizlenmeye başladı.</p>
<p>YASEF NASİ, Herzl&#8217;den 400 yıl önce Osmanlı topraklarında, Filistin&#8217;de  özerk bir Yahudi kolonisi kurma projesiyle Siyonizmin temellerini  atmıştı.</p>
<p>Donna Gracia, Yahudi kaynaklarınca tarih sahnesine çıkan Yahudi  kadınların en büyüklerinden biri olarak kabul edilir. Donna Gracia&#8217;ya bu  önemini kazandıran şey maddi gücü ve Avrupa&#8217;daki ilişkileri sayesinde,  Avrupalı converso (dönme) soydaşlarına sağladığı olanaklar oldu. Gracia  Nasi bir keresinde Ancona kentinde baskı altında bulunan Yahudilerin  durumu hakkında Kanuni Sultan Süleyman&#8217;a başvurmuş ve Kanuni&#8217;nin bu  Yahudilerin kendi tebasında olduğunu söylemesi üzerine, Ancona  Yahudilerinin büyük bir kısmı Osmanlı&#8217;ya göç etmişlerdir. Ayrıca Gracia  Nasi, Osmanlı kentlerinde pek çok sinagog kurmuştur.<br />
Yasef Nasi&#8217;ye gelince, Nasi&#8217;nin önemi, Siyonizm fikrini, İsrail  Devleti&#8217;nin 1948&#8242;de kurulmasından dört asır önce taşıyor olmasıydı.  Nasi, Osmanlı toprakları üstünde özerk bir Yahudi kolonisi kurmak  istemişti.<br />
&#8220;Yasef Nasi Portekiz&#8217;de doğmuştur, ancak köken itibarıyla İspanyol  Yahudisidir. Yavuz Sultan Selim&#8217;in gözüne girmeyi başarmış Osmanlı  Sarayı&#8217;nda saygın bir yer edinmiştir. Nasi, Süleyman&#8217;a Filistin&#8217;in  Tiberya şehri ve çevresini Yahudiler için imtiyazlı bir bölge olarak  kabul ettirmiştir.&#8221; (Israel: A History of Jewish People, Refus Learsi,  sf.331)<br />
&#8220;Tiberya için Yasef Nasi Sultan tarafından muhtariyet idaresi  verileceğini umuyor, burada büyük bir Yahudi yerleşim merkezi kurma  hayali besliyordu.&#8221; (Israel: A History of Jewish People, Refus Learsi,  sf.331)<br />
&#8220;Nasi bütün Yahudileri imtiyazını aldığı Tiberya&#8217;a göçe çağırdı.&#8221; (The House of Nasi Dona Garcia, Cecil Roth, sf. 88)<br />
&#8220;Yasef Nasi, Tiberya&#8217;nın etrafını kale duvarları ile çevirmiş, fakat  yeterli sayıda Yahudiyi buraya toplayamamıştır. Bunun üzerine padişahtan  Kıbrıs Krallığını istemiştir.&#8221; (A History of the Jewish People, James  Parkes, Penguin Books, sf. 101)<br />
&#8220;Kıbrıs ile ilgili emelleri gerçekleşmeyen bu krallık hırslısı, 1566  yılında Sultan Selim&#8217;den Naksos Adaları Dükalığı&#8217;nı almıştır.&#8221; (Saffet,  Naksos Dükalığı, Tarihi Osmani Encümeni, sayı 23)</p>
<p>Yasef Nasi, Osmanlı toprakları üstünde, Tiberya&#8217;da özerk bir Yahudi  kolonisi kurmak istemiş ve burayı imtiyazlı bölge olarak kabul ettirerek  şehrin etrafını surlarla çevirtmişti.</p>
<p>&#8220;Yasef Nasi&#8217;nin İsrail tarihindeki önemi, İsrail ülkesinde Tiberya  kentinde bağımsız ya da yarı-bağımsız bir Yahudi kolonisi kurmak ve bu  koloniye Avrupalı Yahudileri yerleştirmek istemiş olması noktasındadır.&#8221;  (Türkiye Yahudileri, sf.49)<br />
Yasef Nasi&#8217;nin Tiberya&#8217;da özerk bir Yahudi kolonisi kurma projesi o  zaman gerçekleşmemiştir, ama Aliyah&#8217;a (Kutsal Topraklara geri dönüşe)  doğru bir başlangıç olması açısından önem taşır.<br />
&#8220;Şurası kabul edilmelidir ki (Tiberias Projesi) Yahudilerin  anavatanlarına yeniden yerleşmelerine dönük ilk projelerden biri, 19.  yüzyıl Siyonistlerinin uygulayacakları planın öncüsüdür. Gerçekten de  Joseph (Yasef), birçok yanıyla, Siyonistlerin en büyüğü Theodor Herzl&#8217;e  çok benzer.&#8221; (Türkiye Yahudileri, Moshe Sevilla-Şaron, sf.50)<br />
&#8220;Ayrıca Yasef Nasi, Türkiye&#8217;de kurulan ilk istihbarat örgütünün de Başkanıdır.&#8221; (Panorama, 5 Nisan 1992, sf.13)</p>
<p>Osmanlı Yönetiminde Diğer Yahudiler<br />
XVI. yüzyılda, Ben Natan Eskenazi ve Ester Kira da Osmanlı yönetiminde söz sahibi Yahudiler arasında sayılırlar.<br />
Eskenazi, Saray&#8217;da Divan Danışmanlığı görevine gelmişti ve özellikle dış  ilişkilerde etkili bir diplomattı. Öyle ki, Polonya Kralının seçilmesi  konusunda, Osmanlı Sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa&#8217;nın desteğini  sağlayarak belirleyici bir rol bile üstlenmişti. O dönemde Saray&#8217;da  harem kadınları kapalı yaşadıkları için harem ile dış dünya arasındaki  alışveriş gibi bağlantıları kurmak için &#8216;Kira&#8217; adı verilen kadınlar  görev yaparlardı. Bu kadınlar harem çevresiyle kurdukları ilişkiler  sayesinde devlet işlerinde de rol oynarlardı. Ester Kira da bunlardan  biriydi ve bu ilişkileri menfaatleri doğrultusunda son derece kötüye  kullanmıştı.<br />
&#8220;Ester Kira, saraydaki ilişkileri sayesinde kendine yakın olanlara  imtiyazlar, asalet ünvanları ve çeşitli menfaatler sağlarken dosttan çok  düşman edinmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Ester Kira bu türden işlere  gerektiğinden fazla karışmış ve işi (özellikle oğullarına) vergi  muafiyetleri elde etme, hatta sipahi beyliklerinin dağıtımına karışmaya  kadar götürmüş, büyük oğlunu İstanbul Gümrüğü&#8217;nün yönetimine almıştır.&#8221;  (Türkiye Yahudileri, Moshe Sevilla-Şaron, sf.54)</p>
<p>kaynak: kabala ve masonluk</p>
<p>-</p></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.forumbso.com/tarih/seyh-bedrettin-isyani-ve-osmanlida-ilk-yahudi-lobisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>üzerinde ATATÜRKün resmi olmayan para</title>
		<link>http://www.forumbso.com/tarih/uzerinde-ataturkun-resmi-olmayan-para.html</link>
		<comments>http://www.forumbso.com/tarih/uzerinde-ataturkun-resmi-olmayan-para.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 05:37:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>egk</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[üzerinde ATATÜRKün resmi olmayan para]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.forumbso.com/?p=1966</guid>
		<description><![CDATA[ilk defa duydum böyle birşeyi,hemen paylaşmak istedim. sene 1947.ATATÜRK&#8217;ün vefatının üzerinden 10 yıl bile geçmemesine rağmen, İsmet İNÖNÜ paranın üzerine kendi resmini koyduruyor..]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<hr size="1" />
<div><strong>ilk defa duydum böyle birşeyi,hemen paylaşmak istedim.<br />
sene 1947.ATATÜRK&#8217;ün vefatının üzerinden 10 yıl bile geçmemesine rağmen, İsmet İNÖNÜ paranın üzerine kendi resmini koyduruyor..</strong></p>
<p><a rel="nofollow" href="http://img237.imageshack.us/my.php?image=1947trlcy8ak4op3.jpg" target="_blank"><img src="http://img237.imageshack.us/img237/3094/1947trlcy8ak4op3.th.jpg" border="0" alt="" /></a></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.forumbso.com/tarih/uzerinde-ataturkun-resmi-olmayan-para.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osm.İmp .Ait Armalar ,Sancaklar ve Alemler</title>
		<link>http://www.forumbso.com/tarih/1963.html</link>
		<comments>http://www.forumbso.com/tarih/1963.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 04:37:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>egk</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Osm.İmp .Ait Armalar]]></category>
		<category><![CDATA[Sancaklar ve Alemler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.forumbso.com/?p=1963</guid>
		<description><![CDATA[]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<hr size="1" />
<div><img src="http://www.hanedan.org/r/R1_716.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p><img src="http://www.hanedan.org/r/R1_651.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p><img src="http://www.hanedan.org/r/R1_650.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p><img src="http://www.hanedan.org/r/R1_649.jpg" border="0" alt="" /><br />
<img src="http://www.hanedan.org/r/R1_648.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p><img src="http://www.hanedan.org/r/R1_646.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p><img src="http://www.hanedan.org/r/R1_641.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p><img src="http://www.hanedan.org/r/R1_643.jpg" border="0" alt="" /></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.forumbso.com/tarih/1963.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir zamanlar Osmanlı</title>
		<link>http://www.forumbso.com/tarih/bir-zamanlar-osmanli.html</link>
		<comments>http://www.forumbso.com/tarih/bir-zamanlar-osmanli.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 02:36:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>egk</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Bir zamanlar Osmanlı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.forumbso.com/?p=1961</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul&#8217;un fethinden sonra, Osmanlı askerleri, Bizans hapishanelerini kontrol ettiler. En ücra bir mahzende üç papaz buldular. Alıp Fatih Sultan Mehmed Han&#8217;a götürdüler. Sultan, onlara hapsedilmelerinin sebebini sordu. Papazlar, &#8220;Biz, Bizans&#8217;ın en ileri gelen papazları idik. İmparatorun zulüm ve işkencelerinden, yaptığı rezalet ve sefahetten dolayı kendisini ikaz edip, sonunun yakın olduğunu söyledik. O da, bize kızdı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<hr size="1" />
<div><span style="font-family: Tahoma">İstanbul&#8217;un fethinden sonra, Osmanlı askerleri,  Bizans hapishanelerini kontrol ettiler. En ücra bir mahzende üç papaz  buldular. Alıp Fatih Sultan Mehmed Han&#8217;a götürdüler. Sultan, onlara  hapsedilmelerinin sebebini sordu. Papazlar, &#8220;Biz, Bizans&#8217;ın en ileri  gelen papazları idik. İmparatorun zulüm ve işkencelerinden, yaptığı  rezalet ve sefahetten dolayı kendisini ikaz edip, sonunun yakın olduğunu  söyledik. O da, bize kızdı zindanlara attırdı&#8221; dediler. </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Fatih Sultan Mehmed Han, papazların ellerine  serbest dolaşma belgesi verip, memleketini gezip görmelerini, Osmanlı  Devleti hakkında kendisine görüşlerini bildirmelerini istedi.</span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Papazlar, İstanbul&#8217;da bir çarşıya girip, sabahın  erken vaktinde bir şeyler almak istediler. Siftah yapan bir dükkandan,  komşuları siftah yapmadan ikinci bir şey alamadılar.</span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Anadolu&#8217;ya geçtiler dolaşırken, ezan okunmaya  başladı. Kimse dükkanını kapatmaya bile lüzum görmeden camiye gittiler.  Hiç kimse, bir başkasının malına, canına, ırzına, namusuna zarar vermeyi  aklından bile geçirmiyordu. </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Papazlar, bütün bu hadiselerden dolayı şaşkına  döndü. Kaç şehir dolaştıkları halde, bir mahkemeye tesadüf edemediler.  Her kasabada kâdı var, fakat dava yoktu. Hırsızlık yok, katillik yok,  namussuzluk yok, eşkıyalık ve dolandırıcılık yok, kötülük yoktu. Birkaç  ay dolaştıktan sonra, şehrin birinde bir mahkemenin olacağını haber  alıp, oraya koştular. </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">&#8220;En sonunda Osmanlının aksak yönünü yakalıyacağız&#8221;  deyip, dinleyici olarak içeri girdiler. Davalı ve davacı geldi. Kâdı  yerine geçip meseleyi dinledi.</span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Adamlardan biri anlattı: &#8220;Efendim, bendeniz bu din  kardeşimin tarlasını arzu ettiği fiyat üzerinden satın aldım. Birkaç  sene ekip kaldırdım. Fakat bu sene çift sürerken, sabanımın demirine bir  şey takıldı. Kazıp çıkardım. İçi altın dolu bir küptü. Küpü götürüp,  daha önce tarlayı satın aldığım bu kardeşime vermek istedim. O kabul  etmedi: &#8216;Ben tarlamı, altı ve üstüyle birlikte sattım. Onun ekip  kaldırdığında bir hakkım olmadığı gibi, toprağın altında da bir hakkım  olamaz&#8217; dedi.&#8221; </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Üç papaz, altın küpünün kimin olacağına dair  mahkemeyi ibretle seyrediyorlardı. Tarlanın yeni sahibi çıkarttığı altın  küpünü eski sahibine vermek istiyor, &#8220;Toprağın altında küpün  varlığından haberdar olsaydı, bana orayı satmazdı&#8221; diyordu. </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Eski sahibi ise, &#8220;Efendim, durum kardeşimin  anlattığı gibi vâki oldu. Ancak, bendeniz ona, o tarlayı, altı ve  üstüyle birlikte sattım. Onun ekip kaldırdığında bir hakkım olmadığı  gibi, toprağın altında da bir hakkım olamaz. Senelerdir ben o tarlayı  sürerim, benim nasibim olsaydı ben bulurdum&#8221; diyordu. </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Kâdı efendi, bu iki müslüman arasında hüküm  vermekte güçlük çekmedi. Çünkü, birinin temiz ve saliha bir kızı,  diğerinin de salih bir oğlu vardı. (Bu gençleri evlendirelim, bu küp  altın da onların düğün hediyesi olsun) diye teklif yaptı. Onlar da kabul  ettiler. Davayı böylece halletmiş oldu. Papazlar da şaşkınlıktan ne  yapacaklarını bilemez bir halde oradan ayrıldılar. </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Papazlar, Anadolu seyahatlerine devam ettiler&#8230;  Yine bir gün, bir mahkemeye şahit oldular. Kâdı efendi, davacıya söz  verdi. O da meseleyi şöyle anlattı: &#8220;Bir hafta önce bu kardeşimden bir  at satın aldım. Evime götürüp bakımını yaptım. Ancak birkaç gün sonra at  rahatsızlandı. Atın daha önceden hasta olması mümkün olabileceği gibi,  ben aldıktan sonra da hastalanması mümkün idi. Atı satın aldığım  arkadaşa bir şey diyemedim. Gelip durumu size arz edeyim ki, aramızı  bulasınız diye düşündüm. Ancak o gün sizi bulamadım. Siz şehir dışına  gitmiştiniz. Siz geri gelmeden de at öldü. Hükmünüzü talep ederim.&#8221; </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Kâdı efendi düşündü. At ölmüş, onlar arasında dava  bitmişti. Suç kendisinindi. Atı satanı suçlayamazdı. Çünkü atın durumu  ortaya çıkmamıştı. Öbürü de vaktinde müracaatını yapmıştı. Tek eksik  taraf; kendisinin şehirde, vazife yerinde bulunmaması idi. O halde atın  ücretini o ödemeliydi. Atın fiyatını öğrenip, kendi cebinden bedelini  verdi. </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Böyle âdil bir kâdı efendinin ve böyle âdil bir  mahkemenin mevcudiyetini akıllarına sığdıramayan Bizans papazlarının,  hayretlerinden ağızları açık kaldı&#8230;</span><br />
<span style="font-family: Tahoma">&#8220;Anadolu&#8217;da bu kadar dolaştığımız yeter&#8221; deyip,  İstanbul&#8217;a dönen papazlar, İstanbul Kâdısı Hızır Bey&#8217;in huzurunda,  Padişah Fatih Sultan Mehmed Han ile, bir Hıristiyan arasında bir davanın  görüleceğini duydular.</span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Koca Osmanlı Devleti&#8217;nin Sultanı, çağ açıp çağ  kapayan İstanbul Fatihi Sultan Mehmed Han ile bir hıristiyan mimar, Kâdı  Hızır Bey&#8217;in karşısında ayakta bekliyorlardı. Fatih Sultan Mehmed Han,  vazifesine ihanet eden Hıristiyan mimarı mahkemesiz cezalandırmış,  Hıristiyan mimar da, Kâdı Hızır Bey&#8217;e şikayet etmişti. </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Hızır Bey, Fatih Sultan Mehmed Han&#8217;ı haksız bulup  aynı şekilde Sultanın da cezalandırılmasına hükmetti. Eğer mimar rıza  gösterirse, diyetle kurtulabilecekti. Hıristiyan mimar, bu adalet  karşısında ne yapacağını şaşırdı. Oracıkta, Kelime-i şehadet getirip  müslüman oldu&#8230; </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Papazlar, fetihden sonraki İstanbul hayatını da çok  merak ediyorlardı. Müslümanların oturdukları, yeni yeni yerleşmekte  oldukları mahallelere gittiler. Onların tam bir teslimiyet ve sükunetle  işlerini yaptıklarını tam bir temizlik ve titizlikle eşyalarını  yerleştirdiklerini gördüler. İstanbul bambaşka olmuş, sanki, birkaç ay  önceki Bizans gitmiş, yerine gökten bir İstanbul inmişti. </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Padişah tarafından Osmanlı ülkesini gezip görmekle  vazifelendirilen papazlar, İstanbul&#8217;daki Hıristiyan mahallelerini de  görmeden edemediler. Bugünkü Fatih Camii&#8217;nin doğu taraflarına ve Fener&#8217;e  doğru gittiler. Hıristiyanlar bile değişmiş, sokaklardaki pislik  azalmıştı. Kimse kimseye zulmetmeye cesaret edemiyordu. Kâdı Hızır  beyin, Padişaha bile ceza vermekten çekinmemesi onları korkutmuştu.  Herkes sessiz, sakin işine devam ediyor, eskisi gibi içip içip,  sokaklarda, nârâlar atamıyorlardı. Kimseyi rahatsız edemiyorlardı.  Hıristiyanların en fakirine bile ev verilmiş, kimse aç ve açıkta  bırakılmamıştı. İstanbul&#8217;da herkes huzur içerisinde idi. </span><br />
<span style="font-family: Tahoma">Papazlar, bütün bunları gezip gördükten sonra,  birkaç gün dinlenip düşündüler, izin isteyip padişahın huzuruna  çıktılar. Gördüklerini bir bir arz edip; &#8220;Bu millet ve devlet, böyle  giderse, kıyamete kadar devam eder&#8221; dediler. &#8220;Böyle bir ahlak ve  yaşayışa sahip olan insanların dini, elbette Allahü teâlânın hak  dinidir&#8221; deyip, Kelime-i şehadet getirip müslüman olmakla şereflendiler </span></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.forumbso.com/tarih/bir-zamanlar-osmanli.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul&#8217;un Fethinde Gemiler Karadan Yürütüldü mü?</title>
		<link>http://www.forumbso.com/tarih/istanbulun-fethinde-gemiler-karadan-yurutuldu-mu.html</link>
		<comments>http://www.forumbso.com/tarih/istanbulun-fethinde-gemiler-karadan-yurutuldu-mu.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 01:35:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>egk</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'un Fethinde Gemiler Karadan Yürütüldü mü?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.forumbso.com/?p=1959</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul’un fethi sırasında gemilerin karadan yürütüldüğünün doğru olmadığını söyleyenler var. Bu iddialar hakkında kaynaklar ne söylemektedir? İstanbul’un fethi sırasında gemilerin karadan yürütülmesi hadisesi, hemen hemen yerli ve yabancı kaynakların ittifakı ile sabit bir olaydır. Hatta Bizans askerleri, sabahleyin Osmanlı gemilerini Haliç’te görünce, herhalde zincirleri kırıp geçtiler diye zincirleri kontrol etmişler ve gördükleri manzara karşısında hayrete [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<hr size="1" />
<div>
<div><img src="http://www.osmanli.org.tr/images/banner.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p><span style="color: blue"><span style="font-family: Tahoma"><strong>İstanbul’un fethi sırasında  gemilerin karadan yürütüldüğünün doğru olmadığını söyleyenler var. Bu  iddialar hakkında kaynaklar ne söylemektedir?</p>
<p>İstanbul’un fethi sırasında gemilerin karadan yürütülmesi hadisesi,  hemen hemen yerli ve yabancı kaynakların ittifakı ile sabit bir olaydır.  Hatta Bizans askerleri, sabahleyin Osmanlı gemilerini Haliç’te görünce,  herhalde zincirleri kırıp geçtiler diye zincirleri kontrol etmişler ve  gördükleri manzara karşısında hayrete düşmüşlerdir. Ancak sabaha karşı  yapılan bir harp planı olması hasebiyle ve de gemilerin geçirildiği  bölgenin o günlerde ormanlık olması sebebiyle, güzergâhı ve karadan  yürütülen gemilerin sayılarında farklı görüşler bulunmaktadır.</p>
<p>İstanbul’un fethedilmesi için bazı gemilerin Haliç’e indirilmesinin  zaruret olduğu görüldü. Zira Haliç’e gerilen zincir Hasköy ile  Ayvansaray’da bulunan iki ordunun buluşmasına mani teşkil ediyordu. Önce  gemilerin karadan çekileceği yer tesbit edildi. Burası Tophane önündeki  sahilden başlayarak Boğaskesen’den geçiyor ve buradan güney batıya  dönüp sırtları aşarak Löbon Pastahanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi  aşarak Perapalas yanından Kasımpaşa’ya yani Haliç sahiline çekiliyordu.  Yapılan ölçümlerde, Tophane’den dört yol ağzına 980 adım ve buradan  Tepebaşı’na kadar 240 ve Kasımpaşa’ya kadar da 906 adım ki, toplam 2156  adımdır ve bu da yaklaşık 3 mil kadar tutmaktadır. Hazırlıklar  tamamlandı. Topahene’den ayrılan 50 ila 70 adet arasındaki gemi, 21-22  Nisan gecesinde Kasımpaşa’ya kadar indirildi. Bu olayın doğruluğunu, hem  savaşta hazır olan Bizans tarihçileri ve hem de Osmanlı tarihçileri  ittifakla açıklamaktadırlar.[1]</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-<br />
[1]Kemalpaşazâde, Tarih VII, Süleymaniye Kütp. Fâtih, nr. 4205, vrk.  64/a; Şerafettin Turan neşri, sh. 52-55; Kritovulos, Tarih-i Sultân  Mehmed Hân-ı Sânî, İstanbul 1328, sh. 66; Tâcîzâde Ca’fer Çelebi,  Mahrûse-i İstanbul Fetihnâmesi, TOEM İlavesi, 1331, sh. 15; Dukas,  Türk-Bizans Tarihi, sh. 271; Clot, Fâtih, sh. 52 vd.; Âli,  Künh’ül-Ahbâr, c. V, sh. 253-254; Solakzâde, sh. 196; Aksun, Osmanlı  Tarihi, c. I, sh. 138-139; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. I, sh.  479-482; Yılmaz, Belgelerle Osmanlı Tarihi, c. I, 299-303; Karşı görüş  için bkz. Aydın, Erdoğan, Fâtih ve Fetih, Mitler ve Gerçekler, 6.  Bölüm’deki basit iddialar. Hemen hemen bütün kaynaklar burada  zikredilebilir. Ancak uzatmamak için bu kadarla yetiniyoruz.</strong></span></span></div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.forumbso.com/tarih/istanbulun-fethinde-gemiler-karadan-yurutuldu-mu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fatih’i fatih yapan çevresidir &#8216;İstanbul’u sen fethedeceksin!&#8217;</title>
		<link>http://www.forumbso.com/tarih/fatih%e2%80%99i-fatih-yapan-cevresidir-istanbul%e2%80%99u-sen-fethedeceksin.html</link>
		<comments>http://www.forumbso.com/tarih/fatih%e2%80%99i-fatih-yapan-cevresidir-istanbul%e2%80%99u-sen-fethedeceksin.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 00:34:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>egk</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih’i fatih yapan çevresidir 'İstanbul’u sen fethedeceksin!']]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.forumbso.com/?p=1957</guid>
		<description><![CDATA[Fatih’i fatih yapan çevresidir &#8216;İstanbul’u sen fethedeceksin!&#8217; MUSTAFA AYDIN Edirne’deki sarayında bir beşiğin başında dua eden evliya şöyle konuştu: “İstanbul’un alınışını sen göremeyeceksin Sultanım.. Ben de göremeyeceğim ama bu beşikteki şehzade görecek&#8230; Bir de bizim bu Köse görecek&#8230;” Konuşan Hacı Bayram-ı Veli hazretleriydi. “Bizim Köse” dediği ise ilerideki yılların en önemli âlimlerinden biri olacak Akşemseddin’di. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<hr size="1" />
<div>
<div><strong>Fatih’i fatih yapan çevresidir &#8216;İstanbul’u sen fethedeceksin!&#8217;</strong></p>
<p><img src="http://ailem.zaman.com.tr/images/2006/05/27/fatih2.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p><strong>MUSTAFA AYDIN</strong></p>
<p>Edirne’deki sarayında bir beşiğin başında dua eden evliya şöyle konuştu:  “İstanbul’un alınışını sen göremeyeceksin Sultanım.. Ben de  göremeyeceğim ama bu beşikteki şehzade görecek&#8230; Bir de bizim bu Köse  görecek&#8230;” Konuşan Hacı Bayram-ı Veli hazretleriydi. “Bizim Köse”  dediği ise ilerideki yılların en önemli âlimlerinden biri olacak  Akşemseddin’di. Beşikteki minik şehzadeyi ise söylemeye herhalde gerek  yok.</p>
<p>İnatçı, bildiğinden şaşmayan, deha derecesinde zekaya sahip bir çocuk  olduğu bilinen Şehzade Mehmet’in eğitimi ile dönemin en ünlü alimleri  özellikle Molla Gürani Hazretleri ilgilenmiştir. Sultan İkinci Murad’ın  eğitim konusundaki titizliği ve Molla Gürani’ye gösterdiği büyük  hürmetin neticesi olarak 11 yaşında bu kıymetli alimin eline verilmesi,  elmas fıtratlı minik Mehmed’in kısa sürede “Fatih” olmasına vesile  olmuştur. Ve burada “ciddiyet” en önemli faktördür. Molla Gürani’nin  haşarı bir çocuk olan şehzadeyi disipline sokmak için bir keresinde  falakaya bile yatırdığı, hadiseyi duyan İkinci Murat’ın da hiçbir  müdahalede bulunmadığı bilinmektedir.</p>
<p><strong>Fatihler için Akşemseddinler lazım</strong></p>
<p>Osmanlı döneminde yetişen büyük evliya ve İstanbul’un manevi  fatihlerindendir. Asıl ismi, Muhammed bin Hamza’dır. Saçının sakalının  ak olması veya sürekli beyaz elbiseler giymesinden dolayı Akşeyh veya  Akşemseddin lakaplarıyla meşhur olmuştur. Soyu Hazreti Ebu Bekr-i  Sıddık’a (ra) kadar ulaşır. 1390 (Hicri 792) senesinde Şam’da doğdu.  1460 (H. 864) yılında da Bolu’nun Göynük ilçesinde vefat etti.</p>
<p>Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Akşemseddin, Kur’an-ı Kerim’i  ezberledi. Yedi yaşında babası ile Anadolu’ya gelip, o tarihte Amasya’ya  bağlı olan Kavak nahiyesine yerleşti. Âlim ve veli bir zat olan babası  vefat edince, tahsiline devam etti. İlim tahsilini tamamladıktan sonra,  Osmancık’a müderris oldu. İlim öğretmekle ve nefsinin terbiyesiyle  meşgulken, tasavvufa yönelip, Ankara’da bulunan zamanın büyük velisi  Hacı Bayram-ı Veli’ye talebe olmak üzere gitti. Fakat ona talebe  olamadı. Halep’te bulunan Şeyh Zeynüddin’e talebe olmak için Halep’e  giderken, gördüğü bir rüya üzerine Hacı Bayram-ı Veli’ye talebe olmak  üzere Ankara’ya geri döndü. Hacı Bayram-ı Veli tarafından kabul edilip,  onun sohbetinde tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi ve Hacı  Bayram-ı Veli’den icazet (diploma) aldı. Aynı zamanda tıp ilminde de  kendini yetiştiren Akşemseddin, bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalıştı.  Araştırmalar sonunda Maddetü’l-Hayat adlı eserinde; “Hastalıkların  insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar  insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek  kadar küçük, fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.” diyerek, bundan  beş yüz sene önce mikrobu anlattı.</p>
<p>Fatih Sultan Mehmed Han muhteşem ordusuyla İstanbul’un fethine  çıktığında, Akşemseddin, Akbıyık Sultan, Molla Fenari, Molla Gürani,  Şeyh Sinan gibi meşhur veliler ve alimler de talebeleriyle birlikte  orduya katıldılar. Akşemseddin Hazretleri savaş esnasında Sultan’a  gerekli tavsiyelerde bulunarak, yeni müjdeler veriyordu. Kuşatmanın  uzaması ve Sultan’ın ısrarı üzerine ve Allahü Teala’nın izni ile fethin  ne gün olacağını bildiren Akşemseddin, Sultan şehre girerken yanında yer  aldı. Fetih ordusu İstanbul’a girdikten sonra İslamiyet’in harple  ilgili hukukunun gözetilmesini genç Padişah’a hatırlattı ve buna göre  hareket edilmesini bildirdi. Sultan’ın ashab-ı kiramdan Ebu Eyyub  el-Ensari’nin kabrinin bulunduğu yeri sorması üzerine: “Şu karşı  yakadaki tepenin eteğinde bir nur görüyorum. Orada olmalıdır.” cevabını  verdi. Daha sonra orası kazıldı ve Eyyub Sultan’ın (ra) kabri ortaya  çıktı. Sultan, Akşemseddin’den İstanbul’da kalmasını istediyse de, O  İstanbul’da kalmadı, Fetihten sonra, Göynük’e yerleşti ve vefatına kadar  orada kaldı.<br />
<strong><em><br />
* Bulaşıcı hastalıklar konusunda çalıştı, mikrobu tarif eden eserler ortaya koydu.</p>
<p>* Fatih’le birlikte fethe katıldı, Fatih’e yol gösterdi.</p>
<p>* Hz. Eyyub el-Ensari’nin kabrini keşfetti.</p>
<p>* Fetih’ten sonra İstanbul’da kalmadı, Göynük’e yerleşti.</em></strong></p>
<p>Sultanım, bu şehri sen de ben de göremeyeceğiz. Ama beşikteki şehzade alacak bizim Köse de görecek</p>
<p><strong><span style="font-size: medium"><span style="color: darkred">Sultanım, bu şehri sen de ben de göremeyeceğiz. Ama beşikteki şehzade alacak bizim Köse de görecek</span></span></strong></p>
<p><img src="http://ailem.zaman.com.tr/images/2006/05/27/fatih3.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p>İkinci Murat, Hacı Bayram-ı Veli’ye şöyle demiş: “Bu şehzademe  İstanbul’u bırakmak isterim. Dedem Mehmet Çelebi bir defa, büyük dedem  Yıldırım Beyazıt iki defa denedi. Ben de iki kez uğraştım, olmadı. Gönül  ver de bu şehri alalım.” demiş&#8230; Evliya biraz düşündükten sonra cevap  vermiş: “Sultanım, bu şehri sen de ben de göremeyeceğiz. Ama beşikteki  şehzade alacak, bizim Köse de görecek..” Beşikteki şehzade Fatih’tir&#8230;  Evliya’nın “Köse..” diye tarif ettiği de o günlerin genç medrese hocası,  fetih yıllarının büyük alimi Akşemseddin’dir. Hacı Bayram-ı Veli’nin  kerameti çok değil, yirmi yıl sonra gerçekleşecektir. Genç padişah  fethedilen şehre at üstünde “fatih” olarak girerken yanında yürüyen  başka bir atın üzerinde de kerametteki “Köse” yani Akşemseddin  oturmaktadır.</p>
<p>Fatih’in çocukluğu ile ilgili anekdotlar, İstanbul’un fethi fikrinin  küçük şehzadenin dimağına nasıl yerleştiğini anlamamıza yardım eder.  Dönemin tarihçilerine göre İkinci Murad bu şehzadesi ile ne zaman sohbet  etse, bebekliğinde geçen bu olayı anlatıp adeta onu hedefe doğru  kilitlenmesi için şartlandırmış. Fetih aşkı, minik şehzadenin oyunlarına  bile yansımış.</p>
<p>2. Mehmed’deki, İstanbul’u fethetme iştiyakını körükleyen “İstanbul, bir  gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel asker, onu fetheden  komutan ne güzel komutandır.” hadisidir. (“Le-tüftehanne’l  Kostantınıyyete fe-le-ni’mel-emîru emîruhâ ve le-ni’mel-ceyşü zâlik’el  ceyş”) Ayrıca ecdadının 5 kez deneyip de başaramadığı fetih hadisesi  artık onun için bir manevi borç hükmündedir.</p>
<p><strong>Akşemseddin’den öğütler</strong></p>
<p>Her işe besmele ile başla. Temiz ol, daim iyiliği adet edin, tembel olma, namaza önem ver. Nimete şükür, belaya sabret.</p>
<p>Dünyanın mutluluğuna mağrur olma. Ömrüm uzun olsun dersen, kimseye  kızma, eziyet etme. Kimsenin nimetine haset etme. Senden üstün olan  kimsenin önünden yürüme. Tırnağını asla dişinle kesme.</p>
<p>Çok uyumak kazancın azalmasına sebeb olur.</p>
<p>Akıllı isen yalnız yolculuğa çıkma. Gece uyanık ol, seher vakti Kur’an-ı  Kerim oku. Zikrin daima Hamd-i Hüda (Allahü tealaya hamd etmek) olsun.  Hep cehennem azabından endişeli ol.</p>
<p>Hasedi terk et, kendini başkalarına medh etme.</p>
<p>Namahreme (harama) bakma, harama bakmak gaflet verir. Kimsenin kalbini  kırma. Düşen şeyi alıp (temizleyerek) yersen fakirlikten kurtulursun.</p>
<p>Edepli, mütevazı ve cömert ol. Cünüp kimse ile yemek yemek gam verir.</p>
<p>Yalnız bir evde yatmaktan sakın. Çıplak yatmak fakirliğe sebep olur.”</p>
<p><strong>Fetih, 857 yıllık bir “ideal” idi</strong></p>
<p>İstanbul’u fethetmek için dile kolay tam 857 yıl boyunca İslam orduları  çaba sarf etti. Diğerleri başaramadılar belki; ama hiç olmazsa o yolda  yürüdüler. Fethe ve Efendimiz’in kutlu müjdesine nail olmak  Osmanoğulları’na ve bizim milletimize nasip oldu. Efendimiz’in müjdesine  nail olma duygusu, asırlar boyunca dedelerimizin destanlarında,  analarımızın ninnilerinde hep bir “kızıl elma” olarak yer aldı. Osman  Gazi’ye ait olduğu kayıtlı olan bir şiirde bu duygu şu şekilde dile  getirilir:</p>
<p>Kurt olup, gel gir sürüye<br />
Aslan ol, bakma geriye<br />
Çar edüp, haydi çeriye<br />
Dil geçidini hisar yap</p>
<p>Osman Ertuğrul oğlusun,<br />
Oğuz-Karahan neslisin,<br />
Hakk’ın bir kemter kulusun<br />
İstanbul’u aç gülzar yap!</p>
<p><strong>Fethin maddi boyutu</strong></p>
<p>İstanbul’un fethinin maddi boyutunu anlatmak için ciltlerle kitap  yazılmış, yine de yeterli olmamıştır. En başta çok kısa sürede inşa  edilen Rumeli Hisarı’nın muhteşemliği, Haliç’e girilemeyince gemilerin  Kabataş’tan Kasımpaşa’ya karadan yürütülmesi, o döneme ait en son  teknoloji ürünü Şâhî adlı topların döktürülmesi başta gelen konular  arasındadır. İstanbul’un fethi sırasında şehir içindeki çatışmalar  sırasında şehit olan sekbanlar ve yeniçeriler Fatih’in emriyle  bulundukları yere defnedilmiş, bu defin işlemi günlerce sürmüş,  bittiğinde İstanbul bir anda bu manevi atmosferle bir İslam şehri haline  dönüşüvermiştir. Bugüne kadar varlığını koruyan ve sokak aralarında  muhafaza edilen minik şehitlikler ya da kabirler fethin yadigarı olmaya  devam ediyor.<br />
<strong><br />
Sayı: 	181<br />
Bölüm: 	Fatih S. Mehmed</strong></div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.forumbso.com/tarih/fatih%e2%80%99i-fatih-yapan-cevresidir-istanbul%e2%80%99u-sen-fethedeceksin.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

